Bir Karın Ağrısı Olarak Teknoloji

Geçenlerde yine bir apartmanın sokak kapısındaydım. Nispeten sık uğradığım bir binaydı, zira içinde yakın bir arkadaşım oturuyordu.

Her zamanki gibi onun ziline basıp, kapı açılınca içeri girmeyi planlıyordum ama beceremedim. Meğer kapıdaki klasik zil panelini söküp yerine şu dijital ekranlı, telefon tuş takımına sahip rezidans panellerinden takmışlar.

Takıldığı en köhne apartmanı bile bir anda 21. Yüzyıl rezidansına çevirebilecek bu muhteşem aleti çözmek için dijital ekrana gömüldüm. Ekrana 2-3 kelime anca sığabildiği için aradığım zile nasıl basacağımı sindire sindire öğrendim:

HOŞGELDİNİZ

ARAYACAĞINIZ

DAİRENİN NUMARASINI

TUŞLAYIP #’A BASINIZ

NUMARAYI BİLMİYORSANIZ

< > OK TUŞLARIYLA

ARADIĞINIZ KİŞİNİN

ADINI BULUP #’A BASINIZ.

 

Apartman Rezidans Çağı‘na girmeden evvel, kapı zilinde arkadaşımın soyadı vardı. Ne bileyim ben numarasını… Zaten asker lojmanı gibi 40 dairelik apartman. Bir de ok tuşlarıyla cücük kadar ekranda isim mi tarayayım?

Neticede ne yaptım? Arkadaşıma kapıyı açması için telefon ettim. Bu hikayeye göre;

Soru 1: Arkadaşımın daire numarası kaçtır?

Soru 2: Teknoloji ne işe yarar?

 

Cevap Anahtarı
Eskiden arkadaşımın kapı zilini çaldırabilmem için 1 tuş yeterliydi. Şimdi bu yeni aletle en iyi ihtimalle 3 tuşa basmam lazım. Ha, en kötü ihtimalle de yaklaşık 40 kez panel tuşlarına basıp, üzerine bir de cep telefonumun tuşlarına basmam lazım, toplamda 43 – 45 tuş eder. Telefon görüşmesi masrafı da, teknolojinin bize hediyesi olsun.

Durum tıpkı yakından kumandasız cihazlar fenomenindeki gibi. Bir şeyin incik cincikli olması, dijital olması, uzaktan kumanda edilebilmesi, dokunmatik ekranının olması günlük yaşamı daha kolay kılmıyorsa, o şey teknolojik ilerlemenin değil, türümüzün zeka olarak gerilediğinin göstergesidir. Bu da bize, arkadaşımın kapı numarasının 22 olduğu sonucunu veriyor. Dokunmatik ekranınızı yiyim, size bir şey olmasın.

30 Yaşından Önce Yapılması Gerekenlere:

Evet arkadaşlar,

Sizinle hukukumuz buraya kadarmış. DAĞILIN LAN!
Şaka şaka, durun orda… Sen, sen, ve sen… Bir de o yanındaki. Evet evet, o çoook uzaklarda, hayallerde duran. Siz öne çıkın bir adım. Diğerleri gidebilir. Aynen tıpış. Gidin başka 20′liklerin umudu olun, bir daha da gözüme gözükmeyin. SİEEEEEA! Eşek sıpaları… Hayallerimi yıktınız lan.

Bir hız sınırı olarak 30.

Kalanlar. Sizi ilk etapta 35 Yaşından Önce Yapılması Gerekenler listesine kaydıracağız.
Şimdi hiç öfleyip pöflemeyin, memleketin hali belli, ekonomi falan. Yani şimdi bazılarınızı parasal, bazılarınızı zamansal, bazılarınızı da kısmetsel sebeplerden ötürü yapamamış olabilirim bu vakte kadar. Ama siz de pek yardımcı olmadınız? Kaldı ki size kontenjanda yer açmak için bilimum 35 yaş hedefini 40 yaş listesine sürüklemek durumunda kaldım, biraz halden anlayın lan?!

Hakikaten, bakıyorum da alayınızın götü kalkmış; sanki sizi yapamayanı 30′a kabul etmiyorlarmış veya siz bir daha ömrübillah yapılamazmışsınız gibi, bir havalar… Bugün bir bedelli askerlik olabiliyor musunuz? Duyamadım? Yaaa.. Olamazsınız tabi.

30 en güzel yaş be. Hieeeyt! Düşünsene, okul nihayet tekrar bitmiş, iş dünyasının kariyer basamaklarında bir çita edasıyla ilerliyorsun; hayatının ilk stajı falan. Saçlara hafiften aklar düşmeye başlamış, alın son derece demokratik bir açılım içerisinde… “Acaba Richard Gere gibi mi olacam yoksa Yul Bryner gibi mi?” diye tatlı bir telaş kaplamış içini. Sonracığıma, annenlerin evine dönüş yapmışsın; çamaşır, bulaşık, yemek, kira vb. dertlerin yok, alles inklusive tatil köyündeymiş gibi geçinip gidiyorsun. Tipik 30′luk hayatı işte… Di mi lan? Yanlış mıyım arkadaşlar?

En güzeline gelince, daha önünde bir sürü İLK var yaşanacak: İlk sevişme, ilk sarhoşluk, ebeveynsiz ilk tatil, ilk şoförlük, ilk ikinci sevişme, ilk araba, ilk ev… Şaka şaka. Asla ev alamayacağımı biliyorum artık. Araba da kullandım daha önce, bir de tek başıma tatile gittimdi. Yaz kampına. Aklım hala o kamp döneminde bir yerlerde geziniyor mütemadiyen, valla billa. Tanımadığım 30′lukların çoğunun bana dışarıdan koskocaman amcalar / teyzeler gibi görünmesinin nedeni bu mudur acaba?

Şairin dediği gibi: Zeka yaşı 8, yolun yarısı eder. 

Krişnamurti Şoförüm Olsun 500 Milyon Borcum Olsun

Kimi günler vardır daha başlarken size yüzünü çevirir ya, işte bugün öyle bir gün oldu benim için. Kaldı ki bu konuda tecrübesiz falan değilim; baktım günün daha ilk etkinliğinde bir kerizlik var, hemen “tamam Ted sakin ol, fazla kurcalama, vücut onu kendiliğinden atar” taktiği uygulamaya çalışıyorum artık.

ZzZzııınNNnNnn

ZzZzıııonNNnNnn*

Fakat bu taktik nerdeyse hiçbir zaman işe yaramıyor. İşlerin saçma gideceği varsa, saçmalıklar doygunluğa ulaşana kadar her şey inadına ters gidiyor. Böyle durumlarda ters tarafımdan kalktığımı falan asla kabul etmiyorum. Bilakis, dünya tersine dönmüş şekilde karşılıyor beni. Ben ne kadar iyimser ve tersliğin farkında olmaya çalışsam da, dış etkenler benimle uzlaşmamakta inat ediyor. O zaman ne halleri varsa görsünler kardeşim. Hayret bişe!

İşte bugün de aynen bu şekil; huysuz, nemrut ve maalesef çok uzun bir gündü. İstanbul’u kilitleyen kar yağışı da gün sonu bonusu oldu bana. Hem trafik mağduru oldum, hem de bu acayip güne özgü bir şans olan, Boğaz Köprüsü’nü Yürüyerek Geçme Şansını ucu ucuna kaçırdım. Taksiyle köprünün üzerine çıktığımızda, atını alamayanlar Üsküdar’ı çoktan geçmişti yayan yayan.

Bense taksiciyle karda lastikler indirilmeli mi, şişirilmeli mi tartışması yapıyordum. Yanımdaki arkadaşım ve taksici, karlı havalarda lastiklerin nispeten inik olması gerektiği hususunda diretiyorlardı. Halbüse Demir Bükey’in de dediği gibi, karda lastiklerin basıncı düşürülmemeliydi. Bilakis, nispeten şişik bir lastiğin yolla temas ettiği yüzey daha dar olacağından, santimetrekare başına daha kuvvetli bir basınç söz konusu oluyordu. Haliyle şişik lastiğin inik lastikten daha iyi yol tutması gerekiyordu karlı havada.

İnat ettiler, dediler ki “temas yüzeyi genişledikçe yol tutuşu artar”. Kayak, sörf örneklerini verdim, dinletemedim. Dedim “bakın ben de sizin gibi biliyordum, hatta Demir Bükey aksini söylediğinde çok şaşırmıştım, onun için aklımda bu kadar net kaldı bu şişik lastik işi, inanın bana”. I-ıh. Hadi yanımdaki arkadaşım zaten arabacı bir kişilik değil, sende de mi hiç tecrübe yok kaptan?

Bu vesileyle taksiciyi de karşıma aldım, inatlaşmasına da ayrı uyuz oldum; kısaca günüm aynen başladığı gibi devam ediyordu. Sonra arkadaşımı evine bıraktık ve nihayet kendi evimin yolunu tutabildim, nispeten inik ruh halimle.

Ne olduysa o anda oldu. Artık saat geceyarısı mı ne olduysa; taksi balkabağına, şoförü de Krişnamurti’ye dönüştü. 10 dakikalık yolda, adam pek çok insanın ölene kadar çözemediği bilimum mevzuyu şıp diye çözüverdi gözümün önünde. Ben sadece “çok doğru dedin”, “haklısın abi” ve “tamamen aynı düşünüyoruz” benzeri şeyler demekle yetindim. Hem de samimiyetle.

Neden iyi niyet? Kötülüğün faydası, zararı kime? Bu şehirde yaşanır mı? Yurtdışına gitsen ne yazar? Neden insanlar insanlıktan çıkıyor? Aklın yolu nedir? Ve daha niceleri…

Taksiden indiğimde, eve girene kadar kendi kendime “vay be… vay anasını… vay be… vay be…” diyip durdum. Sanki bu bitmek bilmeyen ters gün boyunca çatıştığım tüm insanların sağduyu ve mantığı bir yerlerde toplaşıp, geceyarısı oldu muydu bizim taksi şoförünün zihnine girmişti.

Nihayet günün saçmalıkları doygunluğa ulaşmış, bilge taksici sayesinde zihnimde havai fişekler gibi patlaya patlaya yok oluyordu. “Keşke her boktan gün böyle fantastik bir karakterle sonlansa” diye düşündüm. Hayat bazen ne garip, taksiciler falan…

 

* Photo by Eran Hakim

Toplum Sözleşmesi

Trafiğe can-ı gönülden inanıyorum. Hani “arkadaş tatilde tanınır” diye çok doğru bir laf var ya, aynı şekilde “toplum trafikte tanınır” diyebilecek kadar önemsiyorum insanların trafikteki davranışlarını. Huyum kurusun, bu da benim hıncallığım.

İstanbullulara trafik bazlı bir karakter tahlili yapacak olsam; şehircenek bencil, şerefsiz, vahşi ve her halükarda zeki çakallar olduğumuzu söyleyebilirim. İstanbul trafiğinin temel prensiplerini şu yazımda anlatmıştım. Bugün ise, olayın sosyo-psikolojik boyutlarına yelken açacağız.

Kaostan Doğan Düzen
Bir ara bir şehir efsanesi duymuştum; sözüm ona İBB bundan birkaç yıl evvel çok ünlü ve bir o kadar da ecnebi bir trafik uzmanını İstanbul’a davet etmiş. Trafik sorunumuzu çözmeye gelen eksper durumu incelemiş ve ”Hesaplarıma göre yoğun trafik saatlerinde şehrin bir yakasından diğerine geçmenin takriben 5 saat sürmesi lazım. Siz ne yapıp edip bu yolu 2 saatte gidebiliyorsunuz. Ne biçim milletsiniz lan, valla anladıysam Arap olayım! Fazla akbili olan var mı abiler?” demiş. Akabinde, trafiğimize dair hiçbir öneri getiremeden kıçın kıçın evine dönmüş.

Benim için İstanbul trafiği bir arena, bense sıradan bir gladyatörüm, naçizane. Adalet duygusu aşırı gelişmiş bir insan evladı olarak, doğduğumdan beri trafikle savaştım. Pusette agresyon yapmayı öğrendiğimde henüz konuşamıyordum bile. İlk bisikletimle korna kullanmayı, ikincisiyle selektör atmayı ve üçüncüsüyle rakibi sıkıştırarak terbiye etmeyi çözdüm. Ehliyet kursunda burslu öğrenci olarak okudum ve motor sınavında ilk 100′e girdim. Ben bu arenaya yıllarımı, karoserlerimi vermişim. Arabamdaki göçük ve çizikler, yaşlı bir gladyatörün yorgun fakat muzaffer bedenini süsleyen yara izlerinden farksız.
Bir trafik veteranı olarak artık kısa küfürler etsem de, hala bazen kendimi kaybedip bu deli saçması trafikle inatlaştığım oluyor. Yayayken bile. Halbuki olayın özünü çoktan çözdüm. Yaşamda kalmak için adaptasyon şart. Kuralsızlık kuralın ta kendisi olmuşsa, kaosun düzenini çözmek ve ona ayak uydurmak şart.

Bu bağlamda günün amme hizmeti olarak, mantık ve sağduyuya ters düşen ama İstanbul trafiğinde hayatta kalmak için uygulanan trafik kural(sızlık)larını sizlerle paylaşmak istiyorum. Sttredin kemerleri bağlamayın burası İstanbul, zaten yolumuz kısa.

1) Araba: Kullanmak ya da Kullanmamak
Kızlara hava atmaya çalışan tüyü yeni bitmiş sivilceli bir ergen değilseniz, iki eliniz kanda olmadığı sürece İstanbul’da araba kullanmanız çok saçma. Bütün yaşlı trafik kurtları bunu bilir: Arabaya alternatif bir çözüm varsa, onu seç.
Fakat bazı kurtların bile düştüğü bir tuzak sunar İstanbul şoförlerine:
Trafik “bazı günlerde” ve “bazı saatlerde” araba için uygundur.
Laf aramızda, rahmetli de öyle derdi.

Hafta içi sabah-öğlen-akşam iş ve öğlen tatili trafiği vardır. Bu 3 saat diliminin arasında trafik sakinlemiş gibi durabilir. Ama o zaman da ev hanımları çok lazımmış gibi arabalarıyla alışverişe ve gezmeye çıkarlar. Haliyle “hafif boş” gibi görünen trafik aslında mayın tarlasından farksızdır. Geçmişte iki kez umutsuz ev şoförü mayınına basmış bir veteran söylüyor bunları.

Hafta sonu desen, işe arabasız gidip gelen tüm acemiler, hala taksidini ödemekte oldukları arabalarını gezmeye çıkartırlar. Haftasonunuzu manda sütü emmiş gibi giden son model arabaların tamponuna bakarak harcamak istiyorsanız, önden buyrun.

Geriye kalıyor iki zaman dilimi, o da geceyarısı ve bayram seyran. Hakikaten bu saatlerde / dönemlerde İstanbul’da trafik durulur. Fakat bu sefer de boşluğu fırsat bilen belediyenin yol çalışmasına denk geleceksinizdir. Her allahın senesi 365 kavşak daha hayırlı oluyor, bunlar gökten zembille inmiyor herhalde?

2) Araba: İlla Kullanacaksanız

Tedirmobil

Emektar Tedirmobil


- Kırmızı ışık yandıktan sonra ilk 2 saniye geçiş serbesttir. Geçmezseniz siz saygısızlık etmiş, arkanızdaki arabaların hakkını yemiş olursunuz. Artık korna, küfür, selektör, dayak; hatanızın sonucu neyse katlanmak zorunda kalırsınız.

- Sakin kavşaklarda size kırmızı yanıyor olsa bile, temkinli bir şekilde yolunuza devam etmelisiniz. Önemli olan trafikte akışı sağlamaktır: yoksa 5 saatlik yol 2 saatte nasıl katedilirdi?

- Emniyet şeridi: Ufukta bir polis gördüğünüzde burnunuzu bir aceminin önüne sokabilecek kadar atikseniz, kesinlikle tercih etmeniz gereken şerittir. Öte yandan delikanlı İstanbul şoförü önüne araç sokturmaz. Buna da hazırlıklı olun.

- Trafik ışıklarında bekleyen ısrarcı cam siliciler: Bu tayfayla ancak tecrübesiz şoförler muhatap olur. Yapmanız gereken, ışıklara takılacağınız zaman Mistır Camsil’i farkettiğinizde, önünüzdeki araca fazla yaklaşmadan aracınızı durdurmak. Mistır Camsil öndeki arabayla şansını denedikten sonra sizin arabanıza doğru gelmeye başlayacaktır. Kesinlikle göz teması kurmayın. Cam silici pencerenizde bittiği anda usulca arabanızı önde ayırdığınız boş alana doğru sürün. Adam size dönmeye zahmet etmez, artık arkadaki arabanın sorunudur.

- Diğer arabaları ekarte etmek için yayaları kullanın: Olduk olmadık yerlerde yola atlayan yayalar arabaların fren yapmasına sebep olur, boşukları iyi değerlendirirseniz yayaların arasından diğer arabaları geride bırakarak geçebilirsiniz. Korkmayın Türk yayası kolay kolay ezilmez, kaçmayı bilir.

- “Burnunu sokan kazanır” prensibi: Sıkışık trafikte yandaki arabayla “kim önce geçecek” savaşı mı yapacaksınız? Yol önceliği sizin olsun olmasın, farketmez. Burnunu diğer arabanın önüne kıran araba yolu kazanır. Siz yapın hamlenizi, sıkıyorsa ön tamponlarıyla arabanızın yan cephesine çarpsınlar, yemez, en fazla kuduz köpek gibi kornaya asılırlar. Ama yol sizindir.

- Son olarak, otoriteler zorlamadıkça asla kimseye yol vermeyin, hep yol alın, sıra kapın. Unutmayın, arabanın avantajı, ardına saklanabilmenizdir. Düşünün, bir sinema gişesinde upuzun bir bilet sırası varken, herkesi sollayıp gişenin en önüne gelip girmeye çalışsanız ne olurdu? Sıradakiler canınıza okurdu, hatta inat etseniz dayak bile yiyebilirdiniz.
Ama arabada öyle mi? Arabada saklanmak kolaydır. Onca parayı 4 tekere boşuna dökmediniz ya?
Gel en arkadan, sok burnunu sıranın en önüne, artık yol senindir. Haaa, sıranın başındaki cevval şoför yol vermedi mi? Sabret, 2-3 arabaya kalmaz, ensesine vurup ağzından lokmasını alacağın bir ezik çıkagelir.

3) Metrobüs
İşte bir İstanbul gerçeği, şehrimiz trafiğinin tartışmasız yeni sembolü Metrobüs. “Kaostan Doğan Düzen” fikrinin vücut bulduğu taşıt. Bayılıyorum Metrobüs’e. Çaresizlikler içerisinde yaratılmış bu dahiyane sistem, sorunu ele alma şekli açısından krikotirotomi denen akıl almaz (ama hayat kurtaran) tıbbi müdahaleye benziyor. Gemileri denizden geçiremeyince HÖÖRŞ diye karadan sokan bir soyun evlatlarından da, böylesine yaratıcı bir kriz yönetimi beklenirdi.

"Biz de Metrobüs'ü karadan sürerük!"

Metrobüs’ten daha ilginç bir şey varsa o da yolcularının davranış biçimi. Hiç başlangıç durağından boş gelen Metrobüs’e bindiniz mi?

- Durakta insan güruhu birikmiştir, Metrobüs durağa yanaşır, kapılar açılır.

- Normal otobüstekinin aksine, yolcular aracın ön girişinde teker teker bilet basmak zorunda olmadıkları için, aynı anda aracın tüm kapılarından içeri saldırırlar. Tıpkı bir metrodaki gibi.

- İlk 5-8 saniyede sandalye kapmaca ve altta kalanın canı çıksın oyunları oynanır. İşine gitmek için savaşan takım elbiseli amcalar, döpiyesli teyzeler, genç kızlar ve delikanlılar; yaş, cinsiyet, boy, din, dil ayırdetmeksizin, medeniyete dair her şeyi bir kenara bırakıp, birbirlerini ağıldan çıkan davarlar gibi itekleyerek oturacak yer bulmaya çalışırlar.

- Asıl gariplik 10-12. saniyede baş gösterir. Bu noktada Metrobüs yolcusunun davranışı, Metro’nunkinden 180 derece ayrılır:
Metrobüste oturulacak yer kalmadığını farkeden dışarıdaki güruh, CAAART diye bir anda araç kapısının tam önünde freni koyar ve araca girmeyi reddeder. Evet. Metrobüsün kapısının TAM önü, araçta boş koltuk kalmadığı için bir sonraki aracı beklemeye karar veren insanlarca bloke edilmiştir.

- Öte yandan aracın içinde ayakta seyahat edilebilecek yığınla boş yer vardır. Ama kapının önünde tıpa görevi gören grup, içeri geçmek isteyenlere yol vermez çünkü hepsi bir sonraki Metrobüs’e ilk giren olmak isteyen uyanıklardır.

- Neticede acelesi olan pek çok insan, araçta yer olmasına rağmen içeri giremez ve Metrobüs gider.

- Bu patern kendini kalabalık saatler boyunca tekrar eder.

4) Belediye ve Halk Otobüsleri
Bitti sandınız değil mi? Çok iyi niyetliymişsiniz, daha metrobüsten otobüse transfer yapacağız, Zincirlikuyu’dayız.

Geçenlerde tam bu noktada bir otobüse binmek üzereydim ki, önümdeki iki genç bayan, otobüse girme sırası yüzünden kavga etmeye başladı:

Bayan 1: Sıranızı bekleyin yalnız.
Bayan 2: Ne?
Bayan 1: Sıranı bekle sıranı!
Bayan 2 (gayet kendinden emin): Ne sırası yae? İlk kez mi biniyorsun? Hayret bişe!..

Ne yalan söyleyeyim, Bayan 2′den etkilenmiştim. “İşte gerçek, fosforlu bir İstanbullu” diye düşünmüştüm. Diğeri de garibim, herkesin önünde kendini rezil etmişti. Herhalde dersini almıştır.

- Otobüs durağı, Hollywood’un post-apokaliptik başyapıtlarına taş çıkartacak kadar kaotik gözükmektedir: Kapısını açmamakta direten otobüslerin peşinde koşan yolcular, otobüsten seken yolcuları toplayan minibüsler ve akbaba misali etrafta gezinen taksiler.

- Otobüsümüz gelir. Zaten ağzına kadar doludur. (Hele Halk Otobüsü ise gelen, insanların kol ve bacakları dışarı taşmaktadır. Zira bu abiler kendi otobüslerini dolmuş misali işlettikleri için, kestikleri her bilet yanlarına kar kalmaktadır. Benden size tavsiye, gideceğiniz yere yetişmek istiyorsanız, halk otobüsüne binmeyin.)

- “Lan nasıl binilir ki buna? Hadi bindik diyelim, nasıl inilir?” derken, otobüsün orta ve arka kapısı açılır. Yeni yolcular içeridekileri itekleyerek çıkış kapılarından içeri girerler ve kapı son binenin sırtına sıfırlanarak kapanır.

- Arka ve orta kapıdan binenler – bakın bu bölüm çok kritik – paso ve akbillerini topluca öne doğru gönderirler. Tüm otobüs, kartları öndeki tarama cihazına kadar iletir, kartlar basılır ve sahiplerine gerisin geri dağıtılır: İNANILMAZ BİR ŞEY!

Yankesicilerin kol gezdiği, kimsenin kimseye sırtını dönmediği şehr-i İstanbul’un sardalya konservesi gibi tıkışık bir otobüsünde, içi para dolu kartlar havada uçuşsa da, hiçbir yolcunun başına bir terslik gelmez! Vallaha da billaha da gelmiyor!

Öte yandan, otobüs şoförü artık nasıl bir teknoloji veya yetiyle donatılmışsa, o hengamede arka kapılardan binen yolcuların çetelesini tutup, akbillerin basılıp basılmadığının denetimini 15 metre mesafeden yapabilmektedir. Alın size kaostan doğan düzene bir örnek daha.

5) Minibüs

Bu abilere saygım sonsuz. Haklarında ters bir şey söylemek istemem. Şoför ister 16 yaşında olsun, ister 76, abimizdir, kraldır. İster sigarasını içer, ister yolun ortasında indirme bindirme yapar, isterse de siz araçtan inerken patinajla kalkış yapar.

Yıllar geçtikçe anladım ki, minibüs denen araç, şoför mahalinin şekli ve pozisyonu itibariyle kullanıcısını acayip bir halet-i ruhiyeye sokuyor. O yaylı şoför tahtına oturup, o topuzlu, heyula direksiyonu kavrayan kişi, aklını yitirip kendini Trafik Tanrısı Minisbus falan sanmaya başlıyor. Bir dahaki minibüs ziyaretinizde şoför mahalini inceleyiniz. O oturuştaki dominant havayı, o trafiğe tepeden bakan üslubu iyice anlayınız. Ve bir daha minibüsçülerle muhatap olurken, ayağınızı dengalınız!

6) Dolmuş
Korkulmayacak minibüsçüye dolmuşçu diyoruz. Dolmuşlar daha müşteri bağımlısıdır. Sizi her köşe başında beklerler. Hatta siz olmasanız da beklerler. Ta ki araçlarının isminin hakkını verene kadar. Bir dolmuş dolmayagörsün, işte o zaman dolmuşçudan korkacaksın, artık yakınında koltuk, boru, kapı; ne varsa ona sıkı sıkı tutunacaksın. Bu konuda ekstra kaynak olarak burayı ve şurayı inceleyebilirsiniz.

bi tarz...

 

 7) Taksi
Haklarında genelleme yapılamayacak, tutarsız bir şoför tipi varsa İstanbul’da, onlar da taksicilerdir. Şoförün en babacanı da bu adamlardan çıkar, en psikopatı da. Bu sebeple ben de mümkün mertebe kaynağı belli taksiler kullanmaya çalışıyorum.

İstanbul bana taksiye dair iki önemli şey öğretti:
- Binerken nereye gittiğinizi söyleyeceksiniz.
- Bozuk paranız yoksa bunu binmeden belirteceksiniz.
Tecrübeyle sabit, aksi takdirde mutlaka bir husumet çıkar. Hele mevzubahis taksi Avrupa Yakası’nın taksisiyse, terbiyesizlik yapma ihtimali iki katına çıkar.

Gel gör ki, ne zaman taksiye binerken umutsuz bir tonda “yakına gideceğim ama?!”  desem, neredeyse tüm taksicilerin bir anda melek kesildiklerini tespit ettim. “Abicim gel gel, ne demek ayıp ediyorsun“lar, “ne o yoksa böyle kısa yola almayan şerefsizler mi oluyor?“lar, “bozarız canım ne demek“ler…  Ba ba ba. Aynı taksiye destursuz binsem, kimin ayıp ettiğini, kimin şerefsiz olduğunu göreceğime öyle eminim ki.

Kısacası, kararı taksiciye bırakıyormuş gibi yapmak, İstanbul taksilerinde çoğunlukla işe yarayan bir ters psikoloji tekniğidir ve tüm taksi mağdurlarına şiddetle önerilir.

8) Vapur ve Deniz Otobüsü
 Her akıllı İstanbullunun bildiği gibi, en temiz yol tartışmasız deniz yoludur. Denizden gitmek mümkün ise, gemileri karadan sürümenin anlamı var mı? Zaten hala neden aynı yakanın iskelelerinde ring yapan vapurlar koymuyorlar, anlayamıyorum. Karaköy – Beşiktaş motoru olsa binilmez mi? Ben havada karada binerdim valla.

9) Metro, Tren, Tramvay
Raylı sistemi de nispeten seviyoruz. Bir tek tıkışma, sıkışma kısmı biraz can sıkıyor. Bunun dışında, bildiğiniz gibi metroya girmeden önce, çıkmak isteyen yolculara müsaade etmiyoruz. Biz hele bir girelim, onlar nasıl olsa çıkarlar. Bir de elektrikli merdivenlerde yürümeye kalkmıyoruz, yürümek isteyen sabırsız kurtlulara yol vermiyoruz. Zira asansör neyse elektrikli merdiven de odur, asansörde yürünür mü? Kıçımızı serip işi merdivene bırakıyoruz.

Bölüm sonu Orko'su

 

Sloganda Son Nokta

son noktaDükkanınız tırnakla sanatın buluştuğu noktada olabilir. Tırnakta son nokta temsil edebilir. Hatta, sanatta son nokta bile temsil edebilir.

Amma velakin, bugün tırnakla sanatın buluştuğu son noktavaadeden bir müessese olmak kolay değil.

Fotoğraftan belli olmuyor ama, tabelanın işçiliği bayağı iyiydi. Esere bütünüyle baktığımızda, rahatlıkla tabelayla sloganın buluştuğu son nokta olduğunu söyleyebiliriz.

Uzman Stajyer

"Where do you see yourself in 20 years?"

1- Stajyer olmak için yaşı büyük olmasına rağmen stajyer olmak durumunda kalmış, konumu kendisi ve çevresindekilere eğreti gelen kişi.
2- Rekabetin güçlü olduğu sektörlerde, varla yok arasında Araf’ta asılı kalmış bedava işgücüne verilen ad.
3- Tipik Yüreğinin Götürdüğü Yere Git okuru.

 

In The Tabele, Some Big Okazyons

Birkaç gün önce arabayla İstanbul’un güzide semtlerinden birinden geçerken yolda çok acayip bir tabela görmüş, fakat basiretim bağlandığı için yanında durup o güzel görüntüyü fotoğraflamayı becerememiştim.

İnternetlerde düzgün bir kaynak bulamayınca, bu gece sadece o tabelayı fotoğraflamak için evden çıktım ve görevi tamamlayıp üsse döndüm. Biraz kötü çıktı ama derdini anlatıyor:

In the tabele

Belki çok iyi bir anaokuludur, kurumla ilgili alıp veremediğim hiçbir şey olamaz zira tanımıyorum kendilerini. Ama halkla ilişkiler aşkına biri beni aydınlatsın, “Bilmiş Çocuk” nedir allasen? Bir çocukta aranacak en son özelliği, bir anaokuluna isim olarak seçmek niye?

Sanırım bazı insanları asla anlayamayacağım. Arkadaşı hevesle kendisine yaklaşıp “Abi anaokulu açıyorum, ismini de BİLMİŞ ÇOCUK koyuyorum, nasıl?” dediğinde, sahte bir samimiyetle “Aaa ne güzel, hayırlı olsun, çok güzel düşünmüşsün!” diyebilen; yakınlarını, sevdiklerini kollamayan insan tipini kastediyorum, işbu ismi akledenleri değil. Onların durumu zaten tabela gibi ortada.

Peki bu girişimciler eğitim – bakım – danışmanlık çalışmalarını genişletecek olsalar, yeni kurumlarına ne gibi isimler koyarlar acaba?  Benim hayalimde canlandırdığım tabelalar şunlar:

Bilmiş Çocuk'un dedesi için...

Bilmiş Çocuk'un ebeveynleri için...

Bilmiş Çocuk'un abi ve ablaları için...

Gevişmen


Gevişmen: 
Beslenirken ağzını kullanmayı bilmeyen;
içeceği höpürdeten,
yiyeceği şapırdatan / katırdatan,
sakızı şaklatan mahlukata
verilen genel ad. 

 

 

Bir Gevişmen Hikayesi
Haftasonu yine aynı hataya düştüm ve yeni vizyona giren bir filmi, yoğun bir seansta (başka bir deyişle arızaya en açık şartlar altında) izlemeye gittim. Film beklentimi karşılayamadı ama bütün suçu ona yıkmam yanlış olur zira ilk 30 dakikayı doğru düzgün takip edemedim.

Bu talihsiz durumun muzaffer mimarı ise, 3 koltuk solumda oturan ve elindeki patlamış mısır kovasıyla geviş getiren et beyinli izleyici müsveddesiydi. Aramızda 2 kişi olmasına rağmen o susak ağzıyla sol kulağımı ve beynimin tamamını domine etmeyi başardı.

İnatla kafamı uzatıp adamı incelediğimde, safkan bir gevişmen olduğunu anlamam uzun sürmedi. Zira kahramanımız ağzıyla kova arasındaki mesafeyi minimumda tutarak, sol avcunda biriktirdiği mısır patlaklarını sağ eliyle teker teker ve hızlı bir biçimde ağzına atıyor, bu esnada ağzını kapatmaksızın çenesini devamlı olarak çalıştırıyor, hafriyat tamamlandığında da kovayı tekrardan avuçluyordu.

Bir ömür törpüsü olarak patlamış mısır

Filmdeki ses dinamiğine tamamen kayıtsız bir şekilde, en gürültülü sahneden en sessiz sahneye değin, devamlı olarak “KARP KARP KARP, yut, KARP KARP KARP, yut, KARP KARP KARP, yut, kHOORRŞŞ (avuçla), KARP KARP KARP…” paternini verdi soldan, verdi soldan. Ben de sol kulağımı kapatmak suretiyle filmi bir süre mono olarak seyretmeyi denedim ama…
“Neden bu sığır yüzünden filmin ses işçiliğinden mahrum kalıyorum?”,
“Herifin dibindekiler niye bir şey söylemiyorlar?”,
“Şimdi ben söylesem adama, benden daha yakın 6 kişi var etrafında, acaba arıza bende mi lan?”,
“Aslında yemek yemediği vakitler belki iyi bir insandır ama şu an imkanım olsaydı kesin boğazlar, kovayı da…” ve benzeri düşünceler ağır bastığı için izolasyon tekniği de işe yaramadı. Gevişçiyan doyana kadar film heder oldu gitti…

Zaten bu gibi durumlarda agoninin asıl sebebi ses değil, sesin kaynağı olan gevişmen kişinin olaya kayıtsızlığı, filme büyük bir keyifle konsantre olmuş surat ifadesi ve olaydaki mağdur kişinin (ben) filmden başka her şeyi düşünmekten kendini alıkoyamaması oluyor.

Gevişmenlere Öğütler
Sinema dışında da durum farklı değil. Gevişmenler her yerde; evde, okulda, işyerinde ve belki şu an ekranın başında (umarım). Maalesef, sinemadaki isimsiz gevişmenden daha beter bir şey varsa o da isimli, yani tanıdık bir gevişmendir. Hele bu şahıs bir yakınınız ise, of ki ne of. Bu sebeple, bir amme hizmeti olarak gevişmenliği önlemenin yollarını sizlerle paylaşmayı uygun gördüm. Belki size, belki bir yakınınıza, belki de kabusunuz olan kişiye yarar:

1) Ağzınızı Kapalı Tutunuz
Bu kadar basit. Bir şey çiğneyip yutarken şu ağzını kapalı tutacaksın kardeşim. Harbiden, bu kadar zor bir şey mi bu? Yemin ederim anlamıyorum, sizinkiler seni yaparken malzemeden çalmışlar da ağzın mı kapanmıyor, yanak ve dudak dokun kısa mı kalıyor, nedir derdin?

2) Aşırı Sıcak İçeceklerin Soğumasını Bekleyiniz
Çayın, çorban çok mu sıcak? Bekle soğusun gevişmen kardeşim. Ya da üfle, soğut. Kimse senin höpürtün yüzünden sigortaları yakmak zorunda değil. Ben senin gibi biri yüzünden öğrenci evinde 6 ay boyunca 3 öğünümü odamda yalnız başıma yedim, yeter artık höpürttüğünüz.

3) Farkındalıkla Çiğneyiniz
Bir şeyi çiğnerken, çiğnediğinin farkında olmak yolun yarısıdır. Yanında insanlar varken kendini kaybedip elmayı KÜTÖRK diye ısırır, kuruyemişi kıtlıktan çıkmış gibi KATARAKT diye yersen, emin ol birilerinin hayır duasını alırsın.

4) Gevişi Maskeleyiniz
Her şeye rağmen yiyip içerken ses çıkarmanı engeleyemiyor musun? Olabilir, kimilerinin çenesinde Allah vergisi bir akustik oluyor. Müzik aç, televizyon aç, kamufle et bu zaafını. Önemsemen, çabalaman yeter.

5) Sinemada Sesle Beraber Hareket Ediniz
Sinemada yukarıdaki maddeleri uygulamanın yanı sıra, sesi takip edeceksin. Patlamış mısır ağız kapalıyken bile kütürdeyen bir şey.  Mısırını biri konuşurken, müzik varken, arka plan sesleri kuvvetliyken yiyecek, sessizlik anlarında yemeyeceksin. Bu fikir sana ters geldiyse DVD, Blu-Ray, DivX gibi alternatifler mevcut.

Leonidas'a kulak ver. Adam Kral.

6) Uyarılırsanız Alınmayınız, Önlem Alınız
Tabi ki uyarılacaksın. İnsanlar seni uyaracak raddeye gelene kadar ne sıkıntılar, ne acılar çektiler bir bilsen… Bir gevişmen olduğunu duyduğundaki hayal kırıklığın, onların çektiklerinin yanında solda sıfır kalır. Onun için hiç kurbanı oynama, böyle dobra insanlar tanıdığın için şükret.

 

Ak Kedi Rengini Belli Etti

Bu gördüğünüz şahıs, bizim apartmanın bekçi kedisi Mişu:

Mişu

Kedi canını senin.

Daha önce de bahsettiğim gibi, İstanbul’un en mutena semtlerinden birinde ikamet etmekteyim. Ahalimiz pek seküler, pek aydındır Allah’a şükür. Mişu da haliyle çağdaş yaşamın desteklendiği bir ortamda büyüdü.

Fakat son dönemde, özellikle Haziran 2011′den bu yana, kendisinde birtakım değişiklikler sezmeye başlamıştım. Hayvancağız bir kediden beklenmeyecek garip şekillere giriyordu ve bunu bir türlü belgeleyemiyordum. Nihayet geçen gün Mişu’yu “o an”lardan birinde görüntülemeyi başardım:

Ak Kedi

Bundan sonra adın Ak Kedi'dir Mişu.

Yılların Mişu’su bizim paspası seccade belleyip secde ediyor adeta. Dahası, bu bir kereye mahsus bir durum değil. Vallahi bize bir şeyler anlatmaya çalışıyor bu Ak Kedi. Sanki olacakları önceden sezdi de, doğal seleksiyon çerçevesinde optimum pozisyonunu mu alıyor ne? Bu kedi aç kalmaz, ben size diyim.