30 Yaşından Önce Yapılması Gerekenlere:

Evet arkadaşlar,

Sizinle hukukumuz buraya kadarmış. DAĞILIN LAN!
Şaka şaka, durun orda… Sen, sen, ve sen… Bir de o yanındaki. Evet evet, o çoook uzaklarda, hayallerde duran. Siz öne çıkın bir adım. Diğerleri gidebilir. Aynen tıpış. Gidin başka 20′liklerin umudu olun, bir daha da gözüme gözükmeyin. SİEEEEEA! Eşek sıpaları… Hayallerimi yıktınız lan.

Bir hız sınırı olarak 30.

Kalanlar. Sizi ilk etapta 35 Yaşından Önce Yapılması Gerekenler listesine kaydıracağız.
Şimdi hiç öfleyip pöflemeyin, memleketin hali belli, ekonomi falan. Yani şimdi bazılarınızı parasal, bazılarınızı zamansal, bazılarınızı da kısmetsel sebeplerden ötürü yapamamış olabilirim bu vakte kadar. Ama siz de pek yardımcı olmadınız? Kaldı ki size kontenjanda yer açmak için bilimum 35 yaş hedefini 40 yaş listesine sürüklemek durumunda kaldım, biraz halden anlayın lan?!

Hakikaten, bakıyorum da alayınızın götü kalkmış; sanki sizi yapamayanı 30′a kabul etmiyorlarmış veya siz bir daha ömrübillah yapılamazmışsınız gibi, bir havalar… Bugün bir bedelli askerlik olabiliyor musunuz? Duyamadım? Yaaa.. Olamazsınız tabi.

30 en güzel yaş be. Hieeeyt! Düşünsene, okul nihayet tekrar bitmiş, iş dünyasının kariyer basamaklarında bir çita edasıyla ilerliyorsun; hayatının ilk stajı falan. Saçlara hafiften aklar düşmeye başlamış, alın son derece demokratik bir açılım içerisinde… “Acaba Richard Gere gibi mi olacam yoksa Yul Bryner gibi mi?” diye tatlı bir telaş kaplamış içini. Sonracığıma, annenlerin evine dönüş yapmışsın; çamaşır, bulaşık, yemek, kira vb. dertlerin yok, alles inklusive tatil köyündeymiş gibi geçinip gidiyorsun. Tipik 30′luk hayatı işte… Di mi lan? Yanlış mıyım arkadaşlar?

En güzeline gelince, daha önünde bir sürü İLK var yaşanacak: İlk sevişme, ilk sarhoşluk, ebeveynsiz ilk tatil, ilk şoförlük, ilk ikinci sevişme, ilk araba, ilk ev… Şaka şaka. Asla ev alamayacağımı biliyorum artık. Araba da kullandım daha önce, bir de tek başıma tatile gittimdi. Yaz kampına. Aklım hala o kamp döneminde bir yerlerde geziniyor mütemadiyen, valla billa. Tanımadığım 30′lukların çoğunun bana dışarıdan koskocaman amcalar / teyzeler gibi görünmesinin nedeni bu mudur acaba?

Şairin dediği gibi: Zeka yaşı 8, yolun yarısı eder. 

Götinsan

Yeni girdiğiniz bir ortamda, sizi tanımadan ve hakkınızda hiçbir şey bilmeden size sebepsiz yere “buraya hoş gelmedin”, “keşke hiç olmasan” benzeri sinyaller gönderen rahatsız insanlarla karşılaştınız mı? Ben çok karşılaştım, zira sakin güce dayalı prezansım bu tip özgüvensiz insanlarca hep ciddi bir tehdit unsuru olarak algılanmıştır. Neden sonra anlamaya başlarlar ki çabaları beyhude; isteseler de istemeseler de ben varım, afiderzeyn.

Bildiğiniz gibi bu arıza tipler okul, iş ve bilimum sosyal çevrede nursuz ifadeleri ve huysuz mizaçlarıyla kendilerini hemen farkettirirler. Akabinde yakın çevreleri de bu insanları şöyle açıklamalarla savunmak zorunda kalırlar:

Yeaurrrrayt.

Bu şekilde tasvir edilen Gerçi Özünde Temiz insanlardan, pratiklik adına G.Ö.T. insan olarak bahsedeceğiz. Ya da direktman götinsan diyelim, evet, bu daha kompakt.

Kafamı kurcalayan şey şu:
Nasıl oluyor da bu götinsanlar, siz kendinizi onlara “kabul ettirene” kadar size negatif davranmayı kendilerine hak görebiliyorlar? Neden götinsanlar kredilerinin sunacakları değil, kazanılması gereken bir şey olduğunu sanıyorlar? Hatta, ne cüretle böyle sanabiliyorlar?

Kredi Hadisesi
Götinsanı normal insandan ayıran unsurların başında kredi hadisesi geliyor. Peki krediyle neyi kastediyoruz? Bir nevi kişisel ülke puanı.

0 kredinin en kötü insana, 10 kredi de en iyi insana tekabül ettiğini varsayarsak, götinsan size tanışmanız esnasında 0 ila 2 kredi veren insandır. Normal (benim normlarıma, yani evrensel hakikate göre normal) bir insan ise yeni tanıştığı birine nerden baksan bir 7-8 kredi vermelidir. Kafadan 10 kredi verene ise, bizim orda enayi derler. Bugün bir 10 numara insan olmak kolay değil.

Tanışmak (işteş fiil, karşılıklı eylem)
Tanışmayı karşılıklı bir kredi alışverişi olarak düşündüğümüzde, ben karşımdaki yeni insana helalinden 7-8 kredi verirken, o bana 0-2 kredi veriyorsa, o sosyalleşmede bir götlük vardır. O zaman ben de verdiğim krediyi ŞAK diye geri alır, karşımdakine götinsan yaftasını yapıştırıveririm, göt gibi kalakalır.

Götinsan.

Götinsan seni.

Elde kalan nedir: kredibilitesi düşük, verimsiz ve huzur bozucu bir diyalog. Empati yoksunu insanlar. Sevimsiz bir toplum. Mutsuz bir yaşam. Hastalıklar. Acı. Nefret. Savaş. Kan. Ölüm. Küresel ısınma. Çok uluslu şirketler. Sansür. Minibüs. Yaptığını beğendin mi götinsan?

İyi Niyet
7-8 kredi aslında iyi niyetten başka bir şey değil. İyi niyetli olmak da her zaman iyimser veya enayi olmak anlamına gelmiyor. Hayata bakışınız istediğiniz kadar kötümser, sarkastik olsun, yeter ki niyetiniz iyi olsun. Bir götinsan değilseniz, olmalı da.

Merak etmeyin, muhatabınız cömertçe verdiğiniz o 7-8 krediyi hak etmiyorsa, üstünü zamanla geri alacaksınız. Krediler sizin en nihayetinde. Dürüst olmak gerekirse, dağıttığınız kredilerin büyük kısmını zaten geri toplayacaksınız çünkü memlekette hıyar çok. Gel gör ki, yargısız infaz yapmaya kimsenin hakkı yok.

“Götinsan götinsan diyosun ama, naabalım yani elalemin yalakası mı olalım, yovuşak mı olalım?” dediğini duyar gibiyim gururlu götinsan. Haklısın. Senden daha beter bir şey varsa, o da sahte samimiyet. Fakat götinsanlıkla sahte samimiyet arasında bayağı kalın bir çizgi, hatta bir şerit var. İçinden nezaket, saygı, empati, özgüven vesaire geçiyor… Genel bir insanlık şeridinden bahsediyoruz, orda hepimize yetecek kadar yol var. Başka bir deyişle dostum, sıradaki türkümüz sana geliyor: “Yolum İnsanlık Yolu”. Zırı zannnnnn.

Çevremizdeki Götinsanlar
Yakın çevremde de hayli götinsan var. Bazılarına mecburiyetten katlanıyorum, bazıları ise sevdiğim, kadim arkadaşlarım; zira “tanıyınca çok iyi” insanlardır gerçekten de. Ama onları yeni birileriyle tanıştırmak, karın ağrısından başka bir şey değil. Lüftediyorlar. O yüce, eşsiz, kusursuz sosyal dünyalarının sınır kapısına gelip dayanmış yabancıyla ıkınarak, lütfen tanışıyorlar. Kıçımın kenarları. Sanki karşınızdaki ölüyor sizinle tanışmak için.

İçimizdeki Götinsan
Kim bilir, belki ben de geçmişte yeni tanıştığım birilerine götinsanca davranmışımdır. O birilerinden özür dileyeyim bu vesileyle. Hayret valla, nasıl olmuş ben de anlamadım… Primata falan bağlamış olmayayım? Aslında beni biraz tanısanız, özümde çok iyi bir insanımdır, işte efenim sadece yabancılara karşı biraz bıybıy da bıybıy… Bırak allasen.

Krişnamurti Şoförüm Olsun 500 Milyon Borcum Olsun

Kimi günler vardır daha başlarken size yüzünü çevirir ya, işte bugün öyle bir gün oldu benim için. Kaldı ki bu konuda tecrübesiz falan değilim; baktım günün daha ilk etkinliğinde bir kerizlik var, hemen “tamam Ted sakin ol, fazla kurcalama, vücut onu kendiliğinden atar” taktiği uygulamaya çalışıyorum artık.

ZzZzııınNNnNnn

ZzZzıııonNNnNnn*

Fakat bu taktik nerdeyse hiçbir zaman işe yaramıyor. İşlerin saçma gideceği varsa, saçmalıklar doygunluğa ulaşana kadar her şey inadına ters gidiyor. Böyle durumlarda ters tarafımdan kalktığımı falan asla kabul etmiyorum. Bilakis, dünya tersine dönmüş şekilde karşılıyor beni. Ben ne kadar iyimser ve tersliğin farkında olmaya çalışsam da, dış etkenler benimle uzlaşmamakta inat ediyor. O zaman ne halleri varsa görsünler kardeşim. Hayret bişe!

İşte bugün de aynen bu şekil; huysuz, nemrut ve maalesef çok uzun bir gündü. İstanbul’u kilitleyen kar yağışı da gün sonu bonusu oldu bana. Hem trafik mağduru oldum, hem de bu acayip güne özgü bir şans olan, Boğaz Köprüsü’nü Yürüyerek Geçme Şansını ucu ucuna kaçırdım. Taksiyle köprünün üzerine çıktığımızda, atını alamayanlar Üsküdar’ı çoktan geçmişti yayan yayan.

Bense taksiciyle karda lastikler indirilmeli mi, şişirilmeli mi tartışması yapıyordum. Yanımdaki arkadaşım ve taksici, karlı havalarda lastiklerin nispeten inik olması gerektiği hususunda diretiyorlardı. Halbüse Demir Bükey’in de dediği gibi, karda lastiklerin basıncı düşürülmemeliydi. Bilakis, nispeten şişik bir lastiğin yolla temas ettiği yüzey daha dar olacağından, santimetrekare başına daha kuvvetli bir basınç söz konusu oluyordu. Haliyle şişik lastiğin inik lastikten daha iyi yol tutması gerekiyordu karlı havada.

İnat ettiler, dediler ki “temas yüzeyi genişledikçe yol tutuşu artar”. Kayak, sörf örneklerini verdim, dinletemedim. Dedim “bakın ben de sizin gibi biliyordum, hatta Demir Bükey aksini söylediğinde çok şaşırmıştım, onun için aklımda bu kadar net kaldı bu şişik lastik işi, inanın bana”. I-ıh. Hadi yanımdaki arkadaşım zaten arabacı bir kişilik değil, sende de mi hiç tecrübe yok kaptan?

Bu vesileyle taksiciyi de karşıma aldım, inatlaşmasına da ayrı uyuz oldum; kısaca günüm aynen başladığı gibi devam ediyordu. Sonra arkadaşımı evine bıraktık ve nihayet kendi evimin yolunu tutabildim, nispeten inik ruh halimle.

Ne olduysa o anda oldu. Artık saat geceyarısı mı ne olduysa; taksi balkabağına, şoförü de Krişnamurti’ye dönüştü. 10 dakikalık yolda, adam pek çok insanın ölene kadar çözemediği bilimum mevzuyu şıp diye çözüverdi gözümün önünde. Ben sadece “çok doğru dedin”, “haklısın abi” ve “tamamen aynı düşünüyoruz” benzeri şeyler demekle yetindim. Hem de samimiyetle.

Neden iyi niyet? Kötülüğün faydası, zararı kime? Bu şehirde yaşanır mı? Yurtdışına gitsen ne yazar? Neden insanlar insanlıktan çıkıyor? Aklın yolu nedir? Ve daha niceleri…

Taksiden indiğimde, eve girene kadar kendi kendime “vay be… vay anasını… vay be… vay be…” diyip durdum. Sanki bu bitmek bilmeyen ters gün boyunca çatıştığım tüm insanların sağduyu ve mantığı bir yerlerde toplaşıp, geceyarısı oldu muydu bizim taksi şoförünün zihnine girmişti.

Nihayet günün saçmalıkları doygunluğa ulaşmış, bilge taksici sayesinde zihnimde havai fişekler gibi patlaya patlaya yok oluyordu. “Keşke her boktan gün böyle fantastik bir karakterle sonlansa” diye düşündüm. Hayat bazen ne garip, taksiciler falan…

 

* Photo by Eran Hakim

Toplum Sözleşmesi

Trafiğe can-ı gönülden inanıyorum. Hani “arkadaş tatilde tanınır” diye çok doğru bir laf var ya, aynı şekilde “toplum trafikte tanınır” diyebilecek kadar önemsiyorum insanların trafikteki davranışlarını. Huyum kurusun, bu da benim hıncallığım.

İstanbullulara trafik bazlı bir karakter tahlili yapacak olsam; şehircenek bencil, şerefsiz, vahşi ve her halükarda zeki çakallar olduğumuzu söyleyebilirim. İstanbul trafiğinin temel prensiplerini şu yazımda anlatmıştım. Bugün ise, olayın sosyo-psikolojik boyutlarına yelken açacağız.

Kaostan Doğan Düzen
Bir ara bir şehir efsanesi duymuştum; sözüm ona İBB bundan birkaç yıl evvel çok ünlü ve bir o kadar da ecnebi bir trafik uzmanını İstanbul’a davet etmiş. Trafik sorunumuzu çözmeye gelen eksper durumu incelemiş ve ”Hesaplarıma göre yoğun trafik saatlerinde şehrin bir yakasından diğerine geçmenin takriben 5 saat sürmesi lazım. Siz ne yapıp edip bu yolu 2 saatte gidebiliyorsunuz. Ne biçim milletsiniz lan, valla anladıysam Arap olayım! Fazla akbili olan var mı abiler?” demiş. Akabinde, trafiğimize dair hiçbir öneri getiremeden kıçın kıçın evine dönmüş.

Benim için İstanbul trafiği bir arena, bense sıradan bir gladyatörüm, naçizane. Adalet duygusu aşırı gelişmiş bir insan evladı olarak, doğduğumdan beri trafikle savaştım. Pusette agresyon yapmayı öğrendiğimde henüz konuşamıyordum bile. İlk bisikletimle korna kullanmayı, ikincisiyle selektör atmayı ve üçüncüsüyle rakibi sıkıştırarak terbiye etmeyi çözdüm. Ehliyet kursunda burslu öğrenci olarak okudum ve motor sınavında ilk 100′e girdim. Ben bu arenaya yıllarımı, karoserlerimi vermişim. Arabamdaki göçük ve çizikler, yaşlı bir gladyatörün yorgun fakat muzaffer bedenini süsleyen yara izlerinden farksız.
Bir trafik veteranı olarak artık kısa küfürler etsem de, hala bazen kendimi kaybedip bu deli saçması trafikle inatlaştığım oluyor. Yayayken bile. Halbuki olayın özünü çoktan çözdüm. Yaşamda kalmak için adaptasyon şart. Kuralsızlık kuralın ta kendisi olmuşsa, kaosun düzenini çözmek ve ona ayak uydurmak şart.

Bu bağlamda günün amme hizmeti olarak, mantık ve sağduyuya ters düşen ama İstanbul trafiğinde hayatta kalmak için uygulanan trafik kural(sızlık)larını sizlerle paylaşmak istiyorum. Sttredin kemerleri bağlamayın burası İstanbul, zaten yolumuz kısa.

1) Araba: Kullanmak ya da Kullanmamak
Kızlara hava atmaya çalışan tüyü yeni bitmiş sivilceli bir ergen değilseniz, iki eliniz kanda olmadığı sürece İstanbul’da araba kullanmanız çok saçma. Bütün yaşlı trafik kurtları bunu bilir: Arabaya alternatif bir çözüm varsa, onu seç.
Fakat bazı kurtların bile düştüğü bir tuzak sunar İstanbul şoförlerine:
Trafik “bazı günlerde” ve “bazı saatlerde” araba için uygundur.
Laf aramızda, rahmetli de öyle derdi.

Hafta içi sabah-öğlen-akşam iş ve öğlen tatili trafiği vardır. Bu 3 saat diliminin arasında trafik sakinlemiş gibi durabilir. Ama o zaman da ev hanımları çok lazımmış gibi arabalarıyla alışverişe ve gezmeye çıkarlar. Haliyle “hafif boş” gibi görünen trafik aslında mayın tarlasından farksızdır. Geçmişte iki kez umutsuz ev şoförü mayınına basmış bir veteran söylüyor bunları.

Hafta sonu desen, işe arabasız gidip gelen tüm acemiler, hala taksidini ödemekte oldukları arabalarını gezmeye çıkartırlar. Haftasonunuzu manda sütü emmiş gibi giden son model arabaların tamponuna bakarak harcamak istiyorsanız, önden buyrun.

Geriye kalıyor iki zaman dilimi, o da geceyarısı ve bayram seyran. Hakikaten bu saatlerde / dönemlerde İstanbul’da trafik durulur. Fakat bu sefer de boşluğu fırsat bilen belediyenin yol çalışmasına denk geleceksinizdir. Her allahın senesi 365 kavşak daha hayırlı oluyor, bunlar gökten zembille inmiyor herhalde?

2) Araba: İlla Kullanacaksanız

Tedirmobil

Emektar Tedirmobil


- Kırmızı ışık yandıktan sonra ilk 2 saniye geçiş serbesttir. Geçmezseniz siz saygısızlık etmiş, arkanızdaki arabaların hakkını yemiş olursunuz. Artık korna, küfür, selektör, dayak; hatanızın sonucu neyse katlanmak zorunda kalırsınız.

- Sakin kavşaklarda size kırmızı yanıyor olsa bile, temkinli bir şekilde yolunuza devam etmelisiniz. Önemli olan trafikte akışı sağlamaktır: yoksa 5 saatlik yol 2 saatte nasıl katedilirdi?

- Emniyet şeridi: Ufukta bir polis gördüğünüzde burnunuzu bir aceminin önüne sokabilecek kadar atikseniz, kesinlikle tercih etmeniz gereken şerittir. Öte yandan delikanlı İstanbul şoförü önüne araç sokturmaz. Buna da hazırlıklı olun.

- Trafik ışıklarında bekleyen ısrarcı cam siliciler: Bu tayfayla ancak tecrübesiz şoförler muhatap olur. Yapmanız gereken, ışıklara takılacağınız zaman Mistır Camsil’i farkettiğinizde, önünüzdeki araca fazla yaklaşmadan aracınızı durdurmak. Mistır Camsil öndeki arabayla şansını denedikten sonra sizin arabanıza doğru gelmeye başlayacaktır. Kesinlikle göz teması kurmayın. Cam silici pencerenizde bittiği anda usulca arabanızı önde ayırdığınız boş alana doğru sürün. Adam size dönmeye zahmet etmez, artık arkadaki arabanın sorunudur.

- Diğer arabaları ekarte etmek için yayaları kullanın: Olduk olmadık yerlerde yola atlayan yayalar arabaların fren yapmasına sebep olur, boşukları iyi değerlendirirseniz yayaların arasından diğer arabaları geride bırakarak geçebilirsiniz. Korkmayın Türk yayası kolay kolay ezilmez, kaçmayı bilir.

- “Burnunu sokan kazanır” prensibi: Sıkışık trafikte yandaki arabayla “kim önce geçecek” savaşı mı yapacaksınız? Yol önceliği sizin olsun olmasın, farketmez. Burnunu diğer arabanın önüne kıran araba yolu kazanır. Siz yapın hamlenizi, sıkıyorsa ön tamponlarıyla arabanızın yan cephesine çarpsınlar, yemez, en fazla kuduz köpek gibi kornaya asılırlar. Ama yol sizindir.

- Son olarak, otoriteler zorlamadıkça asla kimseye yol vermeyin, hep yol alın, sıra kapın. Unutmayın, arabanın avantajı, ardına saklanabilmenizdir. Düşünün, bir sinema gişesinde upuzun bir bilet sırası varken, herkesi sollayıp gişenin en önüne gelip girmeye çalışsanız ne olurdu? Sıradakiler canınıza okurdu, hatta inat etseniz dayak bile yiyebilirdiniz.
Ama arabada öyle mi? Arabada saklanmak kolaydır. Onca parayı 4 tekere boşuna dökmediniz ya?
Gel en arkadan, sok burnunu sıranın en önüne, artık yol senindir. Haaa, sıranın başındaki cevval şoför yol vermedi mi? Sabret, 2-3 arabaya kalmaz, ensesine vurup ağzından lokmasını alacağın bir ezik çıkagelir.

3) Metrobüs
İşte bir İstanbul gerçeği, şehrimiz trafiğinin tartışmasız yeni sembolü Metrobüs. “Kaostan Doğan Düzen” fikrinin vücut bulduğu taşıt. Bayılıyorum Metrobüs’e. Çaresizlikler içerisinde yaratılmış bu dahiyane sistem, sorunu ele alma şekli açısından krikotirotomi denen akıl almaz (ama hayat kurtaran) tıbbi müdahaleye benziyor. Gemileri denizden geçiremeyince HÖÖRŞ diye karadan sokan bir soyun evlatlarından da, böylesine yaratıcı bir kriz yönetimi beklenirdi.

"Biz de Metrobüs'ü karadan sürerük!"

Metrobüs’ten daha ilginç bir şey varsa o da yolcularının davranış biçimi. Hiç başlangıç durağından boş gelen Metrobüs’e bindiniz mi?

- Durakta insan güruhu birikmiştir, Metrobüs durağa yanaşır, kapılar açılır.

- Normal otobüstekinin aksine, yolcular aracın ön girişinde teker teker bilet basmak zorunda olmadıkları için, aynı anda aracın tüm kapılarından içeri saldırırlar. Tıpkı bir metrodaki gibi.

- İlk 5-8 saniyede sandalye kapmaca ve altta kalanın canı çıksın oyunları oynanır. İşine gitmek için savaşan takım elbiseli amcalar, döpiyesli teyzeler, genç kızlar ve delikanlılar; yaş, cinsiyet, boy, din, dil ayırdetmeksizin, medeniyete dair her şeyi bir kenara bırakıp, birbirlerini ağıldan çıkan davarlar gibi itekleyerek oturacak yer bulmaya çalışırlar.

- Asıl gariplik 10-12. saniyede baş gösterir. Bu noktada Metrobüs yolcusunun davranışı, Metro’nunkinden 180 derece ayrılır:
Metrobüste oturulacak yer kalmadığını farkeden dışarıdaki güruh, CAAART diye bir anda araç kapısının tam önünde freni koyar ve araca girmeyi reddeder. Evet. Metrobüsün kapısının TAM önü, araçta boş koltuk kalmadığı için bir sonraki aracı beklemeye karar veren insanlarca bloke edilmiştir.

- Öte yandan aracın içinde ayakta seyahat edilebilecek yığınla boş yer vardır. Ama kapının önünde tıpa görevi gören grup, içeri geçmek isteyenlere yol vermez çünkü hepsi bir sonraki Metrobüs’e ilk giren olmak isteyen uyanıklardır.

- Neticede acelesi olan pek çok insan, araçta yer olmasına rağmen içeri giremez ve Metrobüs gider.

- Bu patern kendini kalabalık saatler boyunca tekrar eder.

4) Belediye ve Halk Otobüsleri
Bitti sandınız değil mi? Çok iyi niyetliymişsiniz, daha metrobüsten otobüse transfer yapacağız, Zincirlikuyu’dayız.

Geçenlerde tam bu noktada bir otobüse binmek üzereydim ki, önümdeki iki genç bayan, otobüse girme sırası yüzünden kavga etmeye başladı:

Bayan 1: Sıranızı bekleyin yalnız.
Bayan 2: Ne?
Bayan 1: Sıranı bekle sıranı!
Bayan 2 (gayet kendinden emin): Ne sırası yae? İlk kez mi biniyorsun? Hayret bişe!..

Ne yalan söyleyeyim, Bayan 2′den etkilenmiştim. “İşte gerçek, fosforlu bir İstanbullu” diye düşünmüştüm. Diğeri de garibim, herkesin önünde kendini rezil etmişti. Herhalde dersini almıştır.

- Otobüs durağı, Hollywood’un post-apokaliptik başyapıtlarına taş çıkartacak kadar kaotik gözükmektedir: Kapısını açmamakta direten otobüslerin peşinde koşan yolcular, otobüsten seken yolcuları toplayan minibüsler ve akbaba misali etrafta gezinen taksiler.

- Otobüsümüz gelir. Zaten ağzına kadar doludur. (Hele Halk Otobüsü ise gelen, insanların kol ve bacakları dışarı taşmaktadır. Zira bu abiler kendi otobüslerini dolmuş misali işlettikleri için, kestikleri her bilet yanlarına kar kalmaktadır. Benden size tavsiye, gideceğiniz yere yetişmek istiyorsanız, halk otobüsüne binmeyin.)

- “Lan nasıl binilir ki buna? Hadi bindik diyelim, nasıl inilir?” derken, otobüsün orta ve arka kapısı açılır. Yeni yolcular içeridekileri itekleyerek çıkış kapılarından içeri girerler ve kapı son binenin sırtına sıfırlanarak kapanır.

- Arka ve orta kapıdan binenler – bakın bu bölüm çok kritik – paso ve akbillerini topluca öne doğru gönderirler. Tüm otobüs, kartları öndeki tarama cihazına kadar iletir, kartlar basılır ve sahiplerine gerisin geri dağıtılır: İNANILMAZ BİR ŞEY!

Yankesicilerin kol gezdiği, kimsenin kimseye sırtını dönmediği şehr-i İstanbul’un sardalya konservesi gibi tıkışık bir otobüsünde, içi para dolu kartlar havada uçuşsa da, hiçbir yolcunun başına bir terslik gelmez! Vallaha da billaha da gelmiyor!

Öte yandan, otobüs şoförü artık nasıl bir teknoloji veya yetiyle donatılmışsa, o hengamede arka kapılardan binen yolcuların çetelesini tutup, akbillerin basılıp basılmadığının denetimini 15 metre mesafeden yapabilmektedir. Alın size kaostan doğan düzene bir örnek daha.

5) Minibüs

Bu abilere saygım sonsuz. Haklarında ters bir şey söylemek istemem. Şoför ister 16 yaşında olsun, ister 76, abimizdir, kraldır. İster sigarasını içer, ister yolun ortasında indirme bindirme yapar, isterse de siz araçtan inerken patinajla kalkış yapar.

Yıllar geçtikçe anladım ki, minibüs denen araç, şoför mahalinin şekli ve pozisyonu itibariyle kullanıcısını acayip bir halet-i ruhiyeye sokuyor. O yaylı şoför tahtına oturup, o topuzlu, heyula direksiyonu kavrayan kişi, aklını yitirip kendini Trafik Tanrısı Minisbus falan sanmaya başlıyor. Bir dahaki minibüs ziyaretinizde şoför mahalini inceleyiniz. O oturuştaki dominant havayı, o trafiğe tepeden bakan üslubu iyice anlayınız. Ve bir daha minibüsçülerle muhatap olurken, ayağınızı dengalınız!

6) Dolmuş
Korkulmayacak minibüsçüye dolmuşçu diyoruz. Dolmuşlar daha müşteri bağımlısıdır. Sizi her köşe başında beklerler. Hatta siz olmasanız da beklerler. Ta ki araçlarının isminin hakkını verene kadar. Bir dolmuş dolmayagörsün, işte o zaman dolmuşçudan korkacaksın, artık yakınında koltuk, boru, kapı; ne varsa ona sıkı sıkı tutunacaksın. Bu konuda ekstra kaynak olarak burayı ve şurayı inceleyebilirsiniz.

bi tarz...

 

 7) Taksi
Haklarında genelleme yapılamayacak, tutarsız bir şoför tipi varsa İstanbul’da, onlar da taksicilerdir. Şoförün en babacanı da bu adamlardan çıkar, en psikopatı da. Bu sebeple ben de mümkün mertebe kaynağı belli taksiler kullanmaya çalışıyorum.

İstanbul bana taksiye dair iki önemli şey öğretti:
- Binerken nereye gittiğinizi söyleyeceksiniz.
- Bozuk paranız yoksa bunu binmeden belirteceksiniz.
Tecrübeyle sabit, aksi takdirde mutlaka bir husumet çıkar. Hele mevzubahis taksi Avrupa Yakası’nın taksisiyse, terbiyesizlik yapma ihtimali iki katına çıkar.

Gel gör ki, ne zaman taksiye binerken umutsuz bir tonda “yakına gideceğim ama?!”  desem, neredeyse tüm taksicilerin bir anda melek kesildiklerini tespit ettim. “Abicim gel gel, ne demek ayıp ediyorsun“lar, “ne o yoksa böyle kısa yola almayan şerefsizler mi oluyor?“lar, “bozarız canım ne demek“ler…  Ba ba ba. Aynı taksiye destursuz binsem, kimin ayıp ettiğini, kimin şerefsiz olduğunu göreceğime öyle eminim ki.

Kısacası, kararı taksiciye bırakıyormuş gibi yapmak, İstanbul taksilerinde çoğunlukla işe yarayan bir ters psikoloji tekniğidir ve tüm taksi mağdurlarına şiddetle önerilir.

8) Vapur ve Deniz Otobüsü
 Her akıllı İstanbullunun bildiği gibi, en temiz yol tartışmasız deniz yoludur. Denizden gitmek mümkün ise, gemileri karadan sürümenin anlamı var mı? Zaten hala neden aynı yakanın iskelelerinde ring yapan vapurlar koymuyorlar, anlayamıyorum. Karaköy – Beşiktaş motoru olsa binilmez mi? Ben havada karada binerdim valla.

9) Metro, Tren, Tramvay
Raylı sistemi de nispeten seviyoruz. Bir tek tıkışma, sıkışma kısmı biraz can sıkıyor. Bunun dışında, bildiğiniz gibi metroya girmeden önce, çıkmak isteyen yolculara müsaade etmiyoruz. Biz hele bir girelim, onlar nasıl olsa çıkarlar. Bir de elektrikli merdivenlerde yürümeye kalkmıyoruz, yürümek isteyen sabırsız kurtlulara yol vermiyoruz. Zira asansör neyse elektrikli merdiven de odur, asansörde yürünür mü? Kıçımızı serip işi merdivene bırakıyoruz.

Bölüm sonu Orko'su

 

Uzman Stajyer

"Where do you see yourself in 20 years?"

1- Stajyer olmak için yaşı büyük olmasına rağmen stajyer olmak durumunda kalmış, konumu kendisi ve çevresindekilere eğreti gelen kişi.
2- Rekabetin güçlü olduğu sektörlerde, varla yok arasında Araf’ta asılı kalmış bedava işgücüne verilen ad.
3- Tipik Yüreğinin Götürdüğü Yere Git okuru.

 

Profil Fotoğrafından Karakter Tahlili

Bugün ne zamandır içime attığım, böyle karnımda topak olmuş, yumak olmuş bir konuda suskunluğumu bozmak istiyorum. Öhöğm..

Konumuz, sosyal medya mecralarında profil fotoğrafı olarak ünlü ve güzel aktrislerin, şarkıcıların görüntülerini kullanan kızlar. “Bayanlar” veya “hanımlar” demiyorum çünkü gördüğüm ve duyduğum kadarıyla kadınların çoğu bu kelimeleri sevmiyor; samimiyetsiz veya seksist buluyor. “Kadınlar” da diyemiyorum çünkü bahsettiğim profil fotosu olarak ünlü fotosu uygulamasını yapan kadın benim nazarımda hala “kız”dır. Yaş veya yaşam şeklinin bununla en ufak bir alakası yok ama “kadın” diye anılmak için kişinin kendini biraz daha çözmesi gerekiyor sanki. Siz söyleyin allasen, “ayh çokh benziyoroz galbaağ!” diyerek başka bir insanın ünü ve güzelliğinden sebeplenme arzusu kadınsıdan ziyade kızsal, hatta çocuksu bir davranış değil mi?

“İstediğim görseli profil fotoğrafı olarak kullanırım Ted, bance saçmılıyosağn!” dediğinizi duyar gibiyim sayın aktrisçiyan. Tabi ki kullanabilirsiniz, fakat kullanırken şunları dikkate almanız yararınıza olacaktır:

1) Benzemiyorsunuz
Profil fotoğrafınızı kaplayan aktrise benzediğinizi ima ettiğiniz belli oluyor ve bu çok komik duruyor. Tecrübeyle sabittir, bu tip vakaların %99.9′unda – kusura bakmayın ama – kendinize benzettiğiniz güzele benzemiyorsunuz; en iyi ihtimalle onun kötü bir kopyası gibi duruyorsunuz. Bunu kendi elinizle insanlara hatırlatmanıza gerek var mı?

2) Benzediğinizi Söyleyenlere İnanmayın
Sizin işbu fotoğrafı sergilemenizden daha komik bir şey varsa o da şakşakçı kız arkadaşlarınızın bu iddianızı yorumlarıyla pompalamaları oluyor: “Ayy inanmıyorum ayynısıaa”, “çok güzel çıkmışsın yine canikoo! ;)” veya “bu senin yanında solda sıfır kalır bebeyimmm ” vb.. Hani, “bak ben seni like ettim, benzettim; birazdan ben de Sıkarlet Yohanson’u profil fotosu yapacam, benzetmezsen ben seni benzetirim!” der gibi… Zaten bir kere de biri kendisini nispeten çirkin birisine benzetsin, yok… Herkes bir içim su!

3) Erkekler Koyabilir, Siz Koymayın
“Erkekler de profil fotoğrafına artiz koyuyo?” bahanesi maalesef geçerli değil. Zira bir erkek aklını şaşırıp profil fotoğrafı aracılığıyla Conidep veya Bretpit gibi çocuk olduğunu ima ederse, kendisine gönül rahatlığıyla “hadi be ordan, kıçımın Conidepi!”; “Bretpitler kovalasın seni!” diyebiliyor, hatta bunu fotoğrafın altına yorum olarak bile yazabiliyoruz. Gülüyor eğleniyoruz, kimsecikler de alınmıyor.

Fakat sizdeki durum öyle mi? Bilakis bunalıma girersiniz alimallah. Durum böyle olunca sizin sözde benzerliğinize laf da edemiyoruz. Kız arkadaşlarınızın şakşakları eşliğinde, tepkilerimiz içimizde birikiyor birikiyor, sonra böyle saçma sapan bloglara döküyoruz birikeni. Yapmayın, koymayın el alemin fotosunu oranıza buranıza, gözünüzü seveyim. Siz olduğunuz gibi güzelsiniz.* Güzellik insanın kendin bilmesidir, falan filan.

 

 

* başka blogun konusu

Düşünce Gücüyle Yayayı Yolculaştırma Teknikleri

Bildiğiniz gibi, dinin kemik ve derisi temizlenmiş, fileto haline Enerji diyoruz. Gün geçmiyor ki çağımızın bu yükselen değeri yeni bir alanda kullanılmasın.

Enerjiden sebeplenen yeni alanlardan biri de, özel toplu taşıma sektörü. Kazmapolit şehrimiz İstanbul’un çılgın trafiği bir yandan, sektör içi rekabet bir yandan olunca; minibüs, dolmuş ve taksi şoförlerimiz yolcu bulabilmek için alternatif yöntemlere başvurur oldular. Bugün bu yöntemlerin en yaygın olanlarını inceleyeceğiz:

bi tarz, bi tarz...

1- Meditatif Sürüş
Bu sürüş tekniğini uygulayabilmek için aracınızın rölanti ayarının düzgün yapılmış olması gerekiyor. Zira, aracı 2. vitese taktığınızda hiç gaza basmasanız bile, aracın 5 km. hız ile kendi kendine ilerleyebilmesi lazım.
Özellikle dolmuşlar tarafından, tercihen trafiksiz, bomboş yollarda uygulanan bu teknikte, sürücü cadde boyunca yalnızca rölanti gazı ile ilerleyip, her köşe başında yeşil ışık / kırmızı ışık demeden bekleyerek, meditasyon moduna geçiyor.
Araç içindeki bu doğaüstü dinginlik durumundan etkilenen yayalar, bu enerjinin bir parçası olabilmek için yavaş yavaş aracı doldurmaya başlıyorlar. Araç tamamen dolduğu zaman, şoför gaz pedalını yaradana sığınarak topukluyor ve onunla beraber tüm yolcular adeta ışık hızıyla Nirvana’ya ulaşıyorlar. Aynı zamanda, meditasyon esnasında trafikte yitirilen dakikalar, bu ani enerji boşaltımı esnasında geri kazanılmış oluyor.

2- Bakarak Hipnoz
Yolun kenarında durup karşıdan karşıya geçecekken kendinizi bir dolmuş veya taksinin içinde bulduğunuz oldu mu? Bana pek çok defa oldu. Çok sonraları anladım ki, usta İstanbul şoförlerinin bakarak hipnoz tekniğine maruz kalmışım.
Büyük sabır ve kararlılık gerektiren bu teknikte şoför, yolun kenarındaki yayayla göz teması kurduğu anda aracını hedefine doğru yönlendirip hızını minimuma düşürüyor. Esasen araca binmek için hiçbir sebebi olmayan yaya, gözlerini kendisinden 1 salise bile ayırmadan bakan şoför ve onun aracının arkasında birikerek tansiyonu yükselten trafik karşısında çaresiz kalıp, bilinçsiz bir panik içerisinde kendini aracın içerisine atıyor. Alın size yayadan devşirme bir yolcu daha.

3- Kornayla Şartlama
Bakarak hipnoz tekniğinin yetersiz kaldığı noktada devreye korna giriyor. Daha önceleri sütten ağzı yandığı için göz temasından kaçınan yayaya yaklaşan usta şoför, kurbanının içsel frekansını rezonansa sokacak aralıklarla küçük korna darbeleri indirmeye başlıyor. “Dat…….. Dat………. Dat……….. Dadat……. Dadat……. Dadadadat… Dadadadadadadat…” şeklinde daralarak daraltan korna aralıklarına ve ısrarcı tavra karşı koyamayan yaya, istemsiz bir şekilde şoföre dönüp baktığında, artık iş işten geçmiş oluyor. Kornayla göz temasına şartlanan kurbana, son darbe yine bakarak hipnoz ile indiriliyor.

“Ardına bakma yolcu,
Kader almaya geldi seni benden…”
 

Gevişmen


Gevişmen: 
Beslenirken ağzını kullanmayı bilmeyen;
içeceği höpürdeten,
yiyeceği şapırdatan / katırdatan,
sakızı şaklatan mahlukata
verilen genel ad. 

 

 

Bir Gevişmen Hikayesi
Haftasonu yine aynı hataya düştüm ve yeni vizyona giren bir filmi, yoğun bir seansta (başka bir deyişle arızaya en açık şartlar altında) izlemeye gittim. Film beklentimi karşılayamadı ama bütün suçu ona yıkmam yanlış olur zira ilk 30 dakikayı doğru düzgün takip edemedim.

Bu talihsiz durumun muzaffer mimarı ise, 3 koltuk solumda oturan ve elindeki patlamış mısır kovasıyla geviş getiren et beyinli izleyici müsveddesiydi. Aramızda 2 kişi olmasına rağmen o susak ağzıyla sol kulağımı ve beynimin tamamını domine etmeyi başardı.

İnatla kafamı uzatıp adamı incelediğimde, safkan bir gevişmen olduğunu anlamam uzun sürmedi. Zira kahramanımız ağzıyla kova arasındaki mesafeyi minimumda tutarak, sol avcunda biriktirdiği mısır patlaklarını sağ eliyle teker teker ve hızlı bir biçimde ağzına atıyor, bu esnada ağzını kapatmaksızın çenesini devamlı olarak çalıştırıyor, hafriyat tamamlandığında da kovayı tekrardan avuçluyordu.

Bir ömür törpüsü olarak patlamış mısır

Filmdeki ses dinamiğine tamamen kayıtsız bir şekilde, en gürültülü sahneden en sessiz sahneye değin, devamlı olarak “KARP KARP KARP, yut, KARP KARP KARP, yut, KARP KARP KARP, yut, kHOORRŞŞ (avuçla), KARP KARP KARP…” paternini verdi soldan, verdi soldan. Ben de sol kulağımı kapatmak suretiyle filmi bir süre mono olarak seyretmeyi denedim ama…
“Neden bu sığır yüzünden filmin ses işçiliğinden mahrum kalıyorum?”,
“Herifin dibindekiler niye bir şey söylemiyorlar?”,
“Şimdi ben söylesem adama, benden daha yakın 6 kişi var etrafında, acaba arıza bende mi lan?”,
“Aslında yemek yemediği vakitler belki iyi bir insandır ama şu an imkanım olsaydı kesin boğazlar, kovayı da…” ve benzeri düşünceler ağır bastığı için izolasyon tekniği de işe yaramadı. Gevişçiyan doyana kadar film heder oldu gitti…

Zaten bu gibi durumlarda agoninin asıl sebebi ses değil, sesin kaynağı olan gevişmen kişinin olaya kayıtsızlığı, filme büyük bir keyifle konsantre olmuş surat ifadesi ve olaydaki mağdur kişinin (ben) filmden başka her şeyi düşünmekten kendini alıkoyamaması oluyor.

Gevişmenlere Öğütler
Sinema dışında da durum farklı değil. Gevişmenler her yerde; evde, okulda, işyerinde ve belki şu an ekranın başında (umarım). Maalesef, sinemadaki isimsiz gevişmenden daha beter bir şey varsa o da isimli, yani tanıdık bir gevişmendir. Hele bu şahıs bir yakınınız ise, of ki ne of. Bu sebeple, bir amme hizmeti olarak gevişmenliği önlemenin yollarını sizlerle paylaşmayı uygun gördüm. Belki size, belki bir yakınınıza, belki de kabusunuz olan kişiye yarar:

1) Ağzınızı Kapalı Tutunuz
Bu kadar basit. Bir şey çiğneyip yutarken şu ağzını kapalı tutacaksın kardeşim. Harbiden, bu kadar zor bir şey mi bu? Yemin ederim anlamıyorum, sizinkiler seni yaparken malzemeden çalmışlar da ağzın mı kapanmıyor, yanak ve dudak dokun kısa mı kalıyor, nedir derdin?

2) Aşırı Sıcak İçeceklerin Soğumasını Bekleyiniz
Çayın, çorban çok mu sıcak? Bekle soğusun gevişmen kardeşim. Ya da üfle, soğut. Kimse senin höpürtün yüzünden sigortaları yakmak zorunda değil. Ben senin gibi biri yüzünden öğrenci evinde 6 ay boyunca 3 öğünümü odamda yalnız başıma yedim, yeter artık höpürttüğünüz.

3) Farkındalıkla Çiğneyiniz
Bir şeyi çiğnerken, çiğnediğinin farkında olmak yolun yarısıdır. Yanında insanlar varken kendini kaybedip elmayı KÜTÖRK diye ısırır, kuruyemişi kıtlıktan çıkmış gibi KATARAKT diye yersen, emin ol birilerinin hayır duasını alırsın.

4) Gevişi Maskeleyiniz
Her şeye rağmen yiyip içerken ses çıkarmanı engeleyemiyor musun? Olabilir, kimilerinin çenesinde Allah vergisi bir akustik oluyor. Müzik aç, televizyon aç, kamufle et bu zaafını. Önemsemen, çabalaman yeter.

5) Sinemada Sesle Beraber Hareket Ediniz
Sinemada yukarıdaki maddeleri uygulamanın yanı sıra, sesi takip edeceksin. Patlamış mısır ağız kapalıyken bile kütürdeyen bir şey.  Mısırını biri konuşurken, müzik varken, arka plan sesleri kuvvetliyken yiyecek, sessizlik anlarında yemeyeceksin. Bu fikir sana ters geldiyse DVD, Blu-Ray, DivX gibi alternatifler mevcut.

Leonidas'a kulak ver. Adam Kral.

6) Uyarılırsanız Alınmayınız, Önlem Alınız
Tabi ki uyarılacaksın. İnsanlar seni uyaracak raddeye gelene kadar ne sıkıntılar, ne acılar çektiler bir bilsen… Bir gevişmen olduğunu duyduğundaki hayal kırıklığın, onların çektiklerinin yanında solda sıfır kalır. Onun için hiç kurbanı oynama, böyle dobra insanlar tanıdığın için şükret.

 

Muayenehane Dergisi

Sadece muayenehanelerin bekleme salonlarında yayınlanmak üzere basılan; lüks yaşam, zenginlik, stil ve pahalı hobileri konu alan dergilere verilen genel ad. Özellikle dişçi muayenehanelerinin vazgeçilmezi olduğu için, dişçi dergisi olarak da anılır.  

Dişçilik müessesesi olmasaydı bugün Tedirgen bir lifestyle ve lüks yaşam uzmanı olamazdı.

Kimileri dişçi ziyaretinden korkar. Bense bilakis iple çekerim diş kontrolünü. Normalde 6 ayda bir kontrole gidilmesi önerilir ama ben trendi yaratmak ve sizlere iletebilmek için mevsimlik (3 ayda bir) uğruyorum sevgili dişçime.

Bu sayede hem cemiyet davetlerinde fotoğraf falan çektirirken cillop implantlarımı nal gibi sergileyebiliyor, hem de son 3 ayda birikmiş, banka hesabımdan taşan gelirimi nerelere gömmem, ne şekilde değerlendirmem gerektiğini en güvenilir kaynaktan; muayenehanenin bekleme salonundaki dişçi dergilerinden öğrenebiliyorum.

Misal: Gelecek yaz yat alırken Fransız mı İtalyan mı tercih etmeliyim? Türkler de fena değil diyorlar ama şimdi 2 Milyon dolarlık Türk yapımı fiber yatın astarı pahalıya gelir diye çekiniyorum. Yatı aldık, buna bir de ada lazım. Hangi okyanusun adaları tercih edilmeli? O adadaki malikanemi bu yaz sezonu için rustik mi, organik mi döşesem? Altın ticaretinde hangi Afrika ülkelerini tercih etmeliyim? İşte, bu ve benzeri tüm yaşamsal kaygılarım, dişçimi her ziyaret edişimde implantlarımdaki lekelerle beraber ortadan kayboluyor. Ve yeniden merhaba, dolce vita!

Tedir-1 prototipi, gerçeği bu yaz başı sıcak sulara iniyor.

Yalnız, hassas ve empatik bir insan olduğum için, kafamı kurcalayan bir husus vardı. Hadi ben ada, yat, kat alabiliyorum, bu dergileri de keyifle okuyorum ama ya alamayanlar, mesela sizler? Merak etmeyin. Bu hususta dişçime danıştım.

“Doktor bey bir sorum var size” dedim; “normal veya fakir insanların dişleri çürümez mi? Size ve benim gibi cemiyet hayatının önde gelen simalarına hava hoş ama, şu kanapedeki fakir kılıklı adam bu dergileri n’aapsın?” Gözlem kabiliyetime ve insanlığıma hayran kalan doktor, sevecen bir gülümsemenin ardından durumun sebebini açıkladı:

“Bak Ted, sen farketmiyorsun ama diş biraz lüks işidir. Öyle her önüne gelen senin gibi 3 ayda bir diş kontrolüne gelemez. Bu dergilerle ziyaretçileri hem psikolojik olarak muayene ücretine hazırlıyoruz,  hem de bekleme esnasında kendilerinin egolarını ezerek, canlarının aslında o kadar da değerli olmadığı mesajını bilinçaltına işliyoruz. Haliyle hasta dişçi koltuğuna oturduğunda, zihinsel ve bedensel savunma mekanizması nereseyse çökmüş oluyor. Senin anlayacağın, bir nevi “oy gitsin doktor bey, zaten oyan oymuş” sendromu yaratıyoruz hastada. Dişçi dergisi konseptinin henüz varolmadığı dönemlere oranla anestezi masraflarında ne denli tasarruf ettiğimizi söylesem, inan senin bile dudağın uçuklar!”

Asla gibidir.

Doktor bu tatmin edici açıklamadan sonra kulağıma eğilip, hakikaten dudağımı uçuklatan o rakamı telaffuz etti. Hakları varmış dişçilerin. “Peki bu dergileri almak çok masraflı olmuyor mu?” diye sordum, meğer dergiler ücretsiz geliyormuş. Normal dergicilerde normal insanlar tarafından asla satın alınmayan, normal bir yaşam süren hiçbir kimsenin ilgilenmediği bu yayınları, dağıtıcıları -dişçiler başta olmak üzere- muayenehanelere hibe ediyorlarmış.