Seyircinin Suçu Ne?

Çoğu insan gibi ben de dizi izlemeyi seviyorum. Filmin kalbimdeki yeri ayrı ama dizide alışılagelmişin konforu var; karakterler aynı, ortam aynı, konular aynı… Şu modern ve sefil dünyamızda, hangi düşünen hayvan daha az beyin hücresiyle daha uzun süre oyalanmaya ihtiyaç duymaz ki?

Gel gör ki yerli dizi bende maalesef alerji yapıyor. Herkesin bir dizi akşamı var, her akşamın bir dizisi var, bende tık yok; havam batsın. Halbuki ben de denedim yerli dizi izlemeyi. Yerli dizi yerlisi dostlarımın yanında, onların örf ve ananelerine göre hareket etmeye, onlarla coşup onlarla ağlamaya çok gayret ettim ama, ı-ıh.

Önyargım yok mu? Bittabi var, ama onlar da yoktan varolmuyor. Neden yerli diziler izlenemiyor ya da ben onları izlememeyi seçiyorum? İşte bulabildiğim birtakım sebepler:

Bir kere böyle bir durum var. Haklı adam(lar).

FRAGMANLAR
Fragman dediğin, öznesi olan dizi veya film hakkında merak uyandırmalı, bir konu belirtmeli, gerekirse karakterlere girizgah yapabilmeli. Yurdumun dizi fragmanlarında bu işlevlerin esamesi okunmuyor. Tipik bir yerli dizi fragmanı 3 ana hareketten oluşmakta:

1- Bakışma: Ekmeğini anlam yüklü bakışlarından çıkaran doğuştan aktör ve aktrisler, kadraj dışında kalan esrarengiz hedeflere çok acayip bir ciddiyetle, uzuuuun uzun, kötü kötü bakmaktadırlar. Bu ciddi ifadeler, tercihen en kalınından bir MIDI piyano tuşu darbesiyle desteklenmektedir. Çok acayip gerginlikler senaryoda kol gezmektedir. Bütün dizi ahalisi gergindir… Veee..

2- Bağırma: ASLINDA BUNA “DİZİ TİPİ KONUŞMA” DA DİYEBİLİRİZ ÇÜNKÜ BİR FRAGMANDA BAĞIRMADAN KONUŞAN BİR OYUNCU GÖRMEDİM, ANLADIN MI BENİ? ANLADIN MI ALLAH’IN BELASI! BİTTİN SEN ARTIK BİTTİN! FRAGMANIN SONUNA KADAR TEYZESİNDEN YEĞENİNE, POS BIYIKLI AMCASINDAN NİSPETEN İNCE BIYIKLI BIÇKIN DELİKANLISINA DEĞİN AĞZINI AÇAN HERKES BİRBİRİNE BAĞIRACAK! BU KANALI, BU FRAGMANI SANA DAR EDECEKLER! GERİLİN ULAAAAĞĞĞNNNN! YERLİ DİZİ BURASI! BAĞIRMAYAN KALMASIN HHÖÖÖAARGHGH!

 3- Ağlama Zırlama Gülme Sarılma: “Vay be, bu dizide insana dair her duygu işlenmiş, şiddet de var, acı da, sevgi de!” dedirten fragman hareketi de bu final hareketidir. Karakterlerimiz ne acılar çekiyordur, kimler kimleri aldatıyor, kimler kimleri dütüyordur kim bilir… Ama hayat şizofrenik de olsa devam ediyordur! Bir gülümseme, bir bakış, bir umut! Senfoni gibi dizi valla, inişler çıkışlar… Kesin izlenir bu dizi. Dramanın, toplu histeri krizinin dibini görmeyen bizden değildir.

OYUNCULAR
Tipik dizi oyuncusu profillerimiz aşağıdaki gibidir:

1) Esas Kız ve Rakipleri
Güzelliğin simgesi boncuk mavisi gözler, saflığın simgesi beyaz ten ve yerliliğin simgesi koyu renk saç, esas kızımız için optimum formüldür. Hele yeşil gözünüz varsa komple yırttınız demektir. Öte yandan, gözleriniz de saçınız gibi siyahsa size yardımcı kadın oyuncu rolünü öneriyoruz. Teniniz de esas kızdaki kadar beyaz olmak zorunda değil. Buğday ten ikinci rollerde iyidir, saflıktan uzaktır, işe entrika katar. Keza sarışınlar için durum farklı değil. Türk erkeklerinin çoğu öncelikli olarak sizi arzuluyor olsa da, esas kız olmanız çok zor. Senin görevin cicim, tabi eğer kabul edersen, esas oğlanı ayartıp esas kızdan alıkoymak. Bu rol kendini 10 bölüm içerisinde yok edecektir. İyi şanslar.

2) Esas Oğlan ve Türevleri
Bu rolün formülü nispeten basit. Esmer Türk yakışıklısı olacaksınız, delikanlı olacaksınız, pis sakalınız olacak. Zaten aksi bir profil düşünülemez çünkü memlekette başka türlü adam pek yok… Kırk yılın başında sarışın bir Türk erkeği doğuyor, onu da zaten sorgusuz sualsiz esas oğlan yapıyorlar, Allah herkese sarışın Türk erkeği kısmeti versin.
Öte yandan kimi durumlarda bırakın sarışın olmayı, yakışıklı olmanıza bile gerek olmayabilir. Siyah saçlarınız, yovuşak ve sünepe ifadeniz, pis sakalınız ve beyaz gömleğiniz, alemin en delikanlı esas oğlanı rolünü kapmanız için yeterli olabilir. Zaten bu tarz esas oğlanlara özenen karbondioksit sızıntısı genç izleyiciler de hayatlarında en iyi ihtimalle söz konusu karaktere benzeyebilecekleri için, alan memnun satan memnun, reytingler tavan.

3) Teyzeler ve Amcalar
Ben en çok bu gruba üzülüyorum. Yıllarını tiyatroya, sinemaya vermiş emekçi amcalar ve teyzeler, dünyanın en ucuz dramlarında dünyanın en klişe kötü adamlarını, pos bıyıklı yufka yürekli babalarını, entrikacı kadınlarını ve acıdan bitap düşmüş analarını oynamak durumunda kalıyorlar. Hele ki iyi bir oyuncudan söz ediyorsak, hakikaten üzülüyorum, kendi geleceğime, yaşlanınca başıma geleceklere dair iyimserliğimi yitiriyorum, depresyonlarım depreşiyor.

CASTING VE MAKYAJ
Casting, yerli dizilerde izleyiciyi hikayenin içine çekeceğine, dışına iten öğelerin başında geliyor; makyaj da hediyesi. Bir kez de bir dizide hikayeye kaptırıp, dizi dünyasının içinde kalayım. Bu oyuncularla, bu ifadelerle, bu saçla başla mümkün mü?

- Köyde geçen dizi izliyorsun, esas kızın annesi botoxlu. Babası desen, kazıtık kafası, pis sakalı ve solcu / sağcı arası bohem bıyığıyla, köy kahvesinden ziyade Cihangir kahvesinde oturuyormuş gibi geriniyor. Sanki birazdan tarlasına dönmek için eşeğe değil de BMW RS1200 motoruna binecek.

- “Tarihi Dizi” iddiasıyla yapılmış prodüksiyon izliyorsun, dünyanın parasını döküyorlar tanıtımına ıncığına cıncığına, başroldeki teyzemizin yüzünden solaryum ışını ve kozmetik kokular fışkırıyor. Sanki birazdan sarayın seyisbaşı Ahmed Efendi’ye jipini hazır ettirip Şehr-i Etüler’e  alışverişe gidecek.

- Yine tarihi bir yapımda delikanlı savaşçı tiplemesine bakıyorsun, adam metroseksüel kavramının arketipi. Kafada kavukumsu bir kumaş, Colgate beyazlığında nal gibi protez dişler, solaryumda çifte kavrulmuş ten, cetvelle yapılmış sakal tıraşı ve “Aldılar beni!” diye bağıran bir çift kaş. Sanki padişahı için değil de, Mayadrom’daki 2+1′i almak için savuruyor kılıcını.

KONU
“Büyük zihinler düşünceleri, ortalama zihinler olayları, küçük zihinler ise kişileri tartışır” şeklindeki, Eleanor Roosevelt’e atfedildiğini demincek öğrendiğim lafı seviyorum. Yerli dizilerimizde tema ne olursa olsun, maalesef olay eninde sonunda “kim kiminle nerede nasıl” oyununa dönüyor. Yoksa öyle durmadan bakışıp, bağrışıp, ağlaşmakla 1,5 saat geçer mi?

Yola ister epik, ister politik, ister dönem dizisi çekmek niyetiyle çıksınlar, ne yapıp edip diziyi pembeleşinceye kadar kısık ateşte kavuruyorlar ve izleyiciyi aşk üçgenlerine hapsedip, entrikaya boğuyorlar.

Yabancı diziler çok mu farklı? Hayır, onlarda da melodramatik üçgenler, entrikalar hırla gürle gidiyor ama çatı fikirden (örneğin bir tarih dönemi, uzay ortamı, mahkeme, hastane; artık tema her ne ise) bu kadar uzaklaşılmıyor. Bir uzay dizisi, uzay konusu için izleniyor; entrikası da tuzu biberi oluyor.

Bizde sistem nasıl işliyor?
Seç temayı
Kur dekoru
Dik kostümü
Daya entrikayı… Aman sabahlar olmasın!

Anlamadığım bir şey varsa, o da yurdum insanının dram sevdası. Yahu güzel kardeşim, sen dramın en hakikisini zaten günlük hayatında, izlediğin haberlerde yaşamıyor musun? İçinin gün boyu katıldığı yetmiyor mu? Hala inatla aldatma, alengir, tecavüz, nefret ve eziyet arayan ruhunu neyle, nasıl tamir etmeli?

Öte yandan, iddia ediyorum ki şu ülkede gurur duyabileceğimiz bir tek konu varsa o da mizah. Mark Twain “cennette mizah yoktur” diyerek durumu çok güzel açıklamış aslında: Bizler cehaletin, sefaletin, adaletsizliğin, saygısızlığın, hoşgörüsüzlüğün, gerikafalılığın ve gerizekalılığın içinden dünyanın en parlak, en dahiyane mizahını çıkarabilme yetisine sahibiz. Hiçbir yerdekine benzemeyen “geyik muhabbeti” denen şeye sahibiz bir kere. Fakat her ne hikmetse her 10 diziden 9′u dram, 1′i mizah. Sanki “çok acayip” dramlar çekmeyi beceriyormuşuz gibi! Komedi dizisi çekildi de izlemedik mi? Seve seve izledik.

YERLİ DİZİ DÜNYASININ GELECEĞİ
Burdan tüm diziciyanlara, yani Cihangir’in yeni sahiplerine hoş bir sadayla seslenmek istiyorum: Dünyanın bir yazı, bir kışı vardır; her mumun bir ucu, bir dibi vardır. Ve sizinki yolu çoktan yarıladı.

Artık, bizi son 5-10 yıldır yerlerde sürünen oyunculuklara, floresan ışığı fışkırtan fakir sinematografilere, oturmayan dublajlara, fenalık geçirten müziklere ve “yok artık” dedirten senaryolara mahkum bırakan vizyon fakiri medya çakalları, donanımsız ama uyanık değnekçiler, ve bir buçuk saatlik dizi çektirip, çekeni de izleyeni de hasta eden televizyoncular; Cihangir’deki evlerinin kiralarını ödeyebilmeye devam etmek istiyorlarsa kendilerine çekidüzen vermek zorunda kalacaklar. Zira uzun bir süre ortamı boş bulup bol keseden atıp tuttular ama artık milletin gözü açıldı. Bu koca pazarı sizlere yar etmeyecekler. En azından ben öyle olacağını hayal ediyorum, olmazsa da torrentsporla ecnebi dizi keyfine devam.

 

Not: Başlık fikrini veren Tedir Ana’ya teşekkürlerimle.

Profil Fotoğrafından Karakter Tahlili

Bugün ne zamandır içime attığım, böyle karnımda topak olmuş, yumak olmuş bir konuda suskunluğumu bozmak istiyorum. Öhöğm..

Konumuz, sosyal medya mecralarında profil fotoğrafı olarak ünlü ve güzel aktrislerin, şarkıcıların görüntülerini kullanan kızlar. “Bayanlar” veya “hanımlar” demiyorum çünkü gördüğüm ve duyduğum kadarıyla kadınların çoğu bu kelimeleri sevmiyor; samimiyetsiz veya seksist buluyor. “Kadınlar” da diyemiyorum çünkü bahsettiğim profil fotosu olarak ünlü fotosu uygulamasını yapan kadın benim nazarımda hala “kız”dır. Yaş veya yaşam şeklinin bununla en ufak bir alakası yok ama “kadın” diye anılmak için kişinin kendini biraz daha çözmesi gerekiyor sanki. Siz söyleyin allasen, “ayh çokh benziyoroz galbaağ!” diyerek başka bir insanın ünü ve güzelliğinden sebeplenme arzusu kadınsıdan ziyade kızsal, hatta çocuksu bir davranış değil mi?

“İstediğim görseli profil fotoğrafı olarak kullanırım Ted, bance saçmılıyosağn!” dediğinizi duyar gibiyim sayın aktrisçiyan. Tabi ki kullanabilirsiniz, fakat kullanırken şunları dikkate almanız yararınıza olacaktır:

1) Benzemiyorsunuz
Profil fotoğrafınızı kaplayan aktrise benzediğinizi ima ettiğiniz belli oluyor ve bu çok komik duruyor. Tecrübeyle sabittir, bu tip vakaların %99.9′unda – kusura bakmayın ama – kendinize benzettiğiniz güzele benzemiyorsunuz; en iyi ihtimalle onun kötü bir kopyası gibi duruyorsunuz. Bunu kendi elinizle insanlara hatırlatmanıza gerek var mı?

2) Benzediğinizi Söyleyenlere İnanmayın
Sizin işbu fotoğrafı sergilemenizden daha komik bir şey varsa o da şakşakçı kız arkadaşlarınızın bu iddianızı yorumlarıyla pompalamaları oluyor: “Ayy inanmıyorum ayynısıaa”, “çok güzel çıkmışsın yine canikoo! ;)” veya “bu senin yanında solda sıfır kalır bebeyimmm ” vb.. Hani, “bak ben seni like ettim, benzettim; birazdan ben de Sıkarlet Yohanson’u profil fotosu yapacam, benzetmezsen ben seni benzetirim!” der gibi… Zaten bir kere de biri kendisini nispeten çirkin birisine benzetsin, yok… Herkes bir içim su!

3) Erkekler Koyabilir, Siz Koymayın
“Erkekler de profil fotoğrafına artiz koyuyo?” bahanesi maalesef geçerli değil. Zira bir erkek aklını şaşırıp profil fotoğrafı aracılığıyla Conidep veya Bretpit gibi çocuk olduğunu ima ederse, kendisine gönül rahatlığıyla “hadi be ordan, kıçımın Conidepi!”; “Bretpitler kovalasın seni!” diyebiliyor, hatta bunu fotoğrafın altına yorum olarak bile yazabiliyoruz. Gülüyor eğleniyoruz, kimsecikler de alınmıyor.

Fakat sizdeki durum öyle mi? Bilakis bunalıma girersiniz alimallah. Durum böyle olunca sizin sözde benzerliğinize laf da edemiyoruz. Kız arkadaşlarınızın şakşakları eşliğinde, tepkilerimiz içimizde birikiyor birikiyor, sonra böyle saçma sapan bloglara döküyoruz birikeni. Yapmayın, koymayın el alemin fotosunu oranıza buranıza, gözünüzü seveyim. Siz olduğunuz gibi güzelsiniz.* Güzellik insanın kendin bilmesidir, falan filan.

 

 

* başka blogun konusu

Düşünce Gücüyle Yayayı Yolculaştırma Teknikleri

Bildiğiniz gibi, dinin kemik ve derisi temizlenmiş, fileto haline Enerji diyoruz. Gün geçmiyor ki çağımızın bu yükselen değeri yeni bir alanda kullanılmasın.

Enerjiden sebeplenen yeni alanlardan biri de, özel toplu taşıma sektörü. Kazmapolit şehrimiz İstanbul’un çılgın trafiği bir yandan, sektör içi rekabet bir yandan olunca; minibüs, dolmuş ve taksi şoförlerimiz yolcu bulabilmek için alternatif yöntemlere başvurur oldular. Bugün bu yöntemlerin en yaygın olanlarını inceleyeceğiz:

bi tarz, bi tarz...

1- Meditatif Sürüş
Bu sürüş tekniğini uygulayabilmek için aracınızın rölanti ayarının düzgün yapılmış olması gerekiyor. Zira, aracı 2. vitese taktığınızda hiç gaza basmasanız bile, aracın 5 km. hız ile kendi kendine ilerleyebilmesi lazım.
Özellikle dolmuşlar tarafından, tercihen trafiksiz, bomboş yollarda uygulanan bu teknikte, sürücü cadde boyunca yalnızca rölanti gazı ile ilerleyip, her köşe başında yeşil ışık / kırmızı ışık demeden bekleyerek, meditasyon moduna geçiyor.
Araç içindeki bu doğaüstü dinginlik durumundan etkilenen yayalar, bu enerjinin bir parçası olabilmek için yavaş yavaş aracı doldurmaya başlıyorlar. Araç tamamen dolduğu zaman, şoför gaz pedalını yaradana sığınarak topukluyor ve onunla beraber tüm yolcular adeta ışık hızıyla Nirvana’ya ulaşıyorlar. Aynı zamanda, meditasyon esnasında trafikte yitirilen dakikalar, bu ani enerji boşaltımı esnasında geri kazanılmış oluyor.

2- Bakarak Hipnoz
Yolun kenarında durup karşıdan karşıya geçecekken kendinizi bir dolmuş veya taksinin içinde bulduğunuz oldu mu? Bana pek çok defa oldu. Çok sonraları anladım ki, usta İstanbul şoförlerinin bakarak hipnoz tekniğine maruz kalmışım.
Büyük sabır ve kararlılık gerektiren bu teknikte şoför, yolun kenarındaki yayayla göz teması kurduğu anda aracını hedefine doğru yönlendirip hızını minimuma düşürüyor. Esasen araca binmek için hiçbir sebebi olmayan yaya, gözlerini kendisinden 1 salise bile ayırmadan bakan şoför ve onun aracının arkasında birikerek tansiyonu yükselten trafik karşısında çaresiz kalıp, bilinçsiz bir panik içerisinde kendini aracın içerisine atıyor. Alın size yayadan devşirme bir yolcu daha.

3- Kornayla Şartlama
Bakarak hipnoz tekniğinin yetersiz kaldığı noktada devreye korna giriyor. Daha önceleri sütten ağzı yandığı için göz temasından kaçınan yayaya yaklaşan usta şoför, kurbanının içsel frekansını rezonansa sokacak aralıklarla küçük korna darbeleri indirmeye başlıyor. “Dat…….. Dat………. Dat……….. Dadat……. Dadat……. Dadadadat… Dadadadadadadat…” şeklinde daralarak daraltan korna aralıklarına ve ısrarcı tavra karşı koyamayan yaya, istemsiz bir şekilde şoföre dönüp baktığında, artık iş işten geçmiş oluyor. Kornayla göz temasına şartlanan kurbana, son darbe yine bakarak hipnoz ile indiriliyor.

“Ardına bakma yolcu,
Kader almaya geldi seni benden…”
 

In The Tabele, Some Big Okazyons

Birkaç gün önce arabayla İstanbul’un güzide semtlerinden birinden geçerken yolda çok acayip bir tabela görmüş, fakat basiretim bağlandığı için yanında durup o güzel görüntüyü fotoğraflamayı becerememiştim.

İnternetlerde düzgün bir kaynak bulamayınca, bu gece sadece o tabelayı fotoğraflamak için evden çıktım ve görevi tamamlayıp üsse döndüm. Biraz kötü çıktı ama derdini anlatıyor:

In the tabele

Belki çok iyi bir anaokuludur, kurumla ilgili alıp veremediğim hiçbir şey olamaz zira tanımıyorum kendilerini. Ama halkla ilişkiler aşkına biri beni aydınlatsın, “Bilmiş Çocuk” nedir allasen? Bir çocukta aranacak en son özelliği, bir anaokuluna isim olarak seçmek niye?

Sanırım bazı insanları asla anlayamayacağım. Arkadaşı hevesle kendisine yaklaşıp “Abi anaokulu açıyorum, ismini de BİLMİŞ ÇOCUK koyuyorum, nasıl?” dediğinde, sahte bir samimiyetle “Aaa ne güzel, hayırlı olsun, çok güzel düşünmüşsün!” diyebilen; yakınlarını, sevdiklerini kollamayan insan tipini kastediyorum, işbu ismi akledenleri değil. Onların durumu zaten tabela gibi ortada.

Peki bu girişimciler eğitim – bakım – danışmanlık çalışmalarını genişletecek olsalar, yeni kurumlarına ne gibi isimler koyarlar acaba?  Benim hayalimde canlandırdığım tabelalar şunlar:

Bilmiş Çocuk'un dedesi için...

Bilmiş Çocuk'un ebeveynleri için...

Bilmiş Çocuk'un abi ve ablaları için...

Tek Parmak Bilgisayar Kullanımı, FW Mail ve Facebook

Dijital vs. Analog Jenerasyon
Küçükken internetler tarafından bulunup yetiştirilmiş bir jenerasyon var. 2000 senesinde alüminyum folyo kaplamayla doğan Milenyum çocukları ve onların kardeşlerinde görülen bir vaka bu; daha ilkokula başlamadan bilgisayarı çözüyorlar. Sanırsın ki bir yerlerinde USB, Firewire girişiyle doğmuşlar ve tüm teknolojik dünya bedenlerinin bir uzantısı. 6 yaşındaki veletten Playstation dövüş oyununda tertemiz dayak yediğimi bilirim.  Oyun bittikten sonra salon halısının üzerinde boğuşurken ona çektiğim pörfek komboyu 50 yaşına gelse de unutmaz artık, cüce kılıklı dijital artiz…

Bir de bu kuşağın siber devrime göre simetriğinde başka bir jenerasyon var. Onları da vakt-i zamanında radyolar bulup büyütmüş. İlk TV yayınını, açık hava sinemalarını, Ay’a ayak basılan günü ve boğaz köprüsüz İstanbul’un nasıl bir şey olduğunu hatırlar bu jenerasyon. Doğruya doğru, adaletli kalkınmamayı adaletsiz kalkınmaya her halükarda tercih eden bir nostaljist olarak, benim gönlüm her daim bu jenerasyondan yana. Dijital torunların mükemmel oyuncakları varsa, analog büyükanne ve dedelerin ruhu var.

Bu iki uç jenerasyonun tam ortasında kalan; cep telefonu ve interneti ergenlik çağında tanımış bir jenerasyonun temsilcisi olarak bir yandan fiberoptik kablonun ucunu kaçırmamaya çalışıyorum, bir yandan da dijital dünyanın devamlı olarak kovalanması, yetişilmesi gereken bir unsur olmasından hakikaten bık-tım. Bıktım.

Analog Jenerasyon ve Bilgisayar
Çağın gereklerine ayak uydurmak konusunda kendimi kötü hissetmek istediğimde dijital jenerasyona, iyi hissetmek istediğimde ise analog jenerasyona bakıyorum. Ve geçenlerde, kendimi iyi hissetmeye çalışırken şunu farkettim: Analog jenerasyonun bilgisayar kullanan ciddi bir kesimi, henüz copy-paste yapmayı bile bilmiyor. O kadar basit ve güzel bir teknoloji anlayışları var ki, tüm bilgisayar deneyimleri sol mouse tuşu – ekran ilişkisinden ibaret. Tercihler, seçenekler, seçimi evirmeler onları bağlamıyor. Tek bir işaret parmağı ile sanal dünyaya cesurca meydan okuyan bu sevgili büyüklerimiz için neden şöyle bir bilgisayar üretilmiyor, hala anlayabilmiş değilim:

Aile büyükleri ve onların akranları için optimize edilmiş bilgisayar projesi

Facebook İcat Olundu FW Bozuldu
Birkaç yıl öncesine kadar, şöyle başlıkları olan maillere ne sıklıkla maruz kaldığımızı hatırlayalım:

“Fw:FW:fw:FW (MUTLAKA OKUYUN!) KEredİ Kartların da kanserojen mikrop çıkabiliRR!”

“fW:Fw: SONUNA KADAR ATLAMADAN OKU VE YAZILANLARI YAP  (bende işe yaradı!) hARİKA bİŞİY!”

“FW:fw:fw:fw: Ülkemizin gizli serveti: TORYUM! (paylaş herkes duysunnn)”

“fW:fw: Mükemmel bi şiir harika kedi fotağrafları SUNUMU KESİN İZLEYİN Attch: ssonBahardakediler.ppt”

“fW:Fw:FW:fw: Bİr Dilek tuTMADAN okumA! Bu maili aldıysan biLKİ sende 1 MELEKSİN! (DİKKAT: Sadce 10 sevdiğiN kişiye Gönderirsen gerçek oluRRR!!) GARANTİLİ”

O dönemler benim için gerçekten kabus gibiydi. Hatta bir kere dayanamayıp tüm sülalemiz için kurulmuş e-gruba FW mail ve zararları hakkında sert ve ukalaca bir mail atmıştım. Az küstah değilmişim… Kelli felli amcalar, yaşlı başlı teyzeler kırk yılın başında bir mail paylaşıp sosyalize olmak istesinler, ben de bilmiş bilmiş “bu mailler olta aslında bıkbıkbık” diye heveslerini kırayım: Klasik bir dayaklık ergen reaksiyonu.

Tesadüfen, FW mailleri olduğu gibi kabul edip görmezden gelmeye başladığım dönemde, e-mailime daha az sayıda FW mailin düşmeye başladığını farkettim. Neden sonra anladım ki, FW mail aktivitesinin yerini internet paylaşımının yeni adresi Facebook alıyordu.

Yukarıdaki grafikte de açıkça görüldüğü gibi, Facebook denen oluşum, tek parmakla internete katılımı en pratik şekilde mümkün kılarak, e-mail hesaplarımızı FW maillerin karanlık dünyasından büyük oranda arındırmayı başardı.

Artık FW maillerden ziyade, şöyle Facebook paylaşımları ve mesajları görüyoruz:

“Kıymalı yerine peynirli börek diyen 1,000,000 kişi buraya!”
“Bunu paylaşmayan Atatürk’ü sevmiyodur ve uTANMALIDIR!”
“Biliyorum hiçbiriniz paylaşmak istemiyceksiniz ama yinede feysbuk da vicdanı olanlara sesleniyorum…!!”
“Arkadaşlar bi arkadaşım rica etti noolur  sevmesenizde 1 saat profiliniz de kalsın sonra silin!”

“Ahmet Densiz seni 3 fotoğrafta etiketledi.”
“Canan Omniprezıntoğlu sana 5 etkinlik davetiyesi gönderdi”
“Zehra İşiyok sana bir adet saksı gönderdi.”
“Hilmi Aylakbakkal …şağını tarttı 0,23 kilo çıktı.”
“Hilmi Aylakbakkal sana bir tartı gönderdi!”

Tartı uygulamasını kabul ettiğiniz takdirde uygulama kimlik, fotoğraf, arkadaş ve kilo bilgilerinizi görebilecektir. Kabul ediyor musunuz?

Gevişmen


Gevişmen: 
Beslenirken ağzını kullanmayı bilmeyen;
içeceği höpürdeten,
yiyeceği şapırdatan / katırdatan,
sakızı şaklatan mahlukata
verilen genel ad. 

 

 

Bir Gevişmen Hikayesi
Haftasonu yine aynı hataya düştüm ve yeni vizyona giren bir filmi, yoğun bir seansta (başka bir deyişle arızaya en açık şartlar altında) izlemeye gittim. Film beklentimi karşılayamadı ama bütün suçu ona yıkmam yanlış olur zira ilk 30 dakikayı doğru düzgün takip edemedim.

Bu talihsiz durumun muzaffer mimarı ise, 3 koltuk solumda oturan ve elindeki patlamış mısır kovasıyla geviş getiren et beyinli izleyici müsveddesiydi. Aramızda 2 kişi olmasına rağmen o susak ağzıyla sol kulağımı ve beynimin tamamını domine etmeyi başardı.

İnatla kafamı uzatıp adamı incelediğimde, safkan bir gevişmen olduğunu anlamam uzun sürmedi. Zira kahramanımız ağzıyla kova arasındaki mesafeyi minimumda tutarak, sol avcunda biriktirdiği mısır patlaklarını sağ eliyle teker teker ve hızlı bir biçimde ağzına atıyor, bu esnada ağzını kapatmaksızın çenesini devamlı olarak çalıştırıyor, hafriyat tamamlandığında da kovayı tekrardan avuçluyordu.

Bir ömür törpüsü olarak patlamış mısır

Filmdeki ses dinamiğine tamamen kayıtsız bir şekilde, en gürültülü sahneden en sessiz sahneye değin, devamlı olarak “KARP KARP KARP, yut, KARP KARP KARP, yut, KARP KARP KARP, yut, kHOORRŞŞ (avuçla), KARP KARP KARP…” paternini verdi soldan, verdi soldan. Ben de sol kulağımı kapatmak suretiyle filmi bir süre mono olarak seyretmeyi denedim ama…
“Neden bu sığır yüzünden filmin ses işçiliğinden mahrum kalıyorum?”,
“Herifin dibindekiler niye bir şey söylemiyorlar?”,
“Şimdi ben söylesem adama, benden daha yakın 6 kişi var etrafında, acaba arıza bende mi lan?”,
“Aslında yemek yemediği vakitler belki iyi bir insandır ama şu an imkanım olsaydı kesin boğazlar, kovayı da…” ve benzeri düşünceler ağır bastığı için izolasyon tekniği de işe yaramadı. Gevişçiyan doyana kadar film heder oldu gitti…

Zaten bu gibi durumlarda agoninin asıl sebebi ses değil, sesin kaynağı olan gevişmen kişinin olaya kayıtsızlığı, filme büyük bir keyifle konsantre olmuş surat ifadesi ve olaydaki mağdur kişinin (ben) filmden başka her şeyi düşünmekten kendini alıkoyamaması oluyor.

Gevişmenlere Öğütler
Sinema dışında da durum farklı değil. Gevişmenler her yerde; evde, okulda, işyerinde ve belki şu an ekranın başında (umarım). Maalesef, sinemadaki isimsiz gevişmenden daha beter bir şey varsa o da isimli, yani tanıdık bir gevişmendir. Hele bu şahıs bir yakınınız ise, of ki ne of. Bu sebeple, bir amme hizmeti olarak gevişmenliği önlemenin yollarını sizlerle paylaşmayı uygun gördüm. Belki size, belki bir yakınınıza, belki de kabusunuz olan kişiye yarar:

1) Ağzınızı Kapalı Tutunuz
Bu kadar basit. Bir şey çiğneyip yutarken şu ağzını kapalı tutacaksın kardeşim. Harbiden, bu kadar zor bir şey mi bu? Yemin ederim anlamıyorum, sizinkiler seni yaparken malzemeden çalmışlar da ağzın mı kapanmıyor, yanak ve dudak dokun kısa mı kalıyor, nedir derdin?

2) Aşırı Sıcak İçeceklerin Soğumasını Bekleyiniz
Çayın, çorban çok mu sıcak? Bekle soğusun gevişmen kardeşim. Ya da üfle, soğut. Kimse senin höpürtün yüzünden sigortaları yakmak zorunda değil. Ben senin gibi biri yüzünden öğrenci evinde 6 ay boyunca 3 öğünümü odamda yalnız başıma yedim, yeter artık höpürttüğünüz.

3) Farkındalıkla Çiğneyiniz
Bir şeyi çiğnerken, çiğnediğinin farkında olmak yolun yarısıdır. Yanında insanlar varken kendini kaybedip elmayı KÜTÖRK diye ısırır, kuruyemişi kıtlıktan çıkmış gibi KATARAKT diye yersen, emin ol birilerinin hayır duasını alırsın.

4) Gevişi Maskeleyiniz
Her şeye rağmen yiyip içerken ses çıkarmanı engeleyemiyor musun? Olabilir, kimilerinin çenesinde Allah vergisi bir akustik oluyor. Müzik aç, televizyon aç, kamufle et bu zaafını. Önemsemen, çabalaman yeter.

5) Sinemada Sesle Beraber Hareket Ediniz
Sinemada yukarıdaki maddeleri uygulamanın yanı sıra, sesi takip edeceksin. Patlamış mısır ağız kapalıyken bile kütürdeyen bir şey.  Mısırını biri konuşurken, müzik varken, arka plan sesleri kuvvetliyken yiyecek, sessizlik anlarında yemeyeceksin. Bu fikir sana ters geldiyse DVD, Blu-Ray, DivX gibi alternatifler mevcut.

Leonidas'a kulak ver. Adam Kral.

6) Uyarılırsanız Alınmayınız, Önlem Alınız
Tabi ki uyarılacaksın. İnsanlar seni uyaracak raddeye gelene kadar ne sıkıntılar, ne acılar çektiler bir bilsen… Bir gevişmen olduğunu duyduğundaki hayal kırıklığın, onların çektiklerinin yanında solda sıfır kalır. Onun için hiç kurbanı oynama, böyle dobra insanlar tanıdığın için şükret.

 

Muayenehane Dergisi

Sadece muayenehanelerin bekleme salonlarında yayınlanmak üzere basılan; lüks yaşam, zenginlik, stil ve pahalı hobileri konu alan dergilere verilen genel ad. Özellikle dişçi muayenehanelerinin vazgeçilmezi olduğu için, dişçi dergisi olarak da anılır.  

Dişçilik müessesesi olmasaydı bugün Tedirgen bir lifestyle ve lüks yaşam uzmanı olamazdı.

Kimileri dişçi ziyaretinden korkar. Bense bilakis iple çekerim diş kontrolünü. Normalde 6 ayda bir kontrole gidilmesi önerilir ama ben trendi yaratmak ve sizlere iletebilmek için mevsimlik (3 ayda bir) uğruyorum sevgili dişçime.

Bu sayede hem cemiyet davetlerinde fotoğraf falan çektirirken cillop implantlarımı nal gibi sergileyebiliyor, hem de son 3 ayda birikmiş, banka hesabımdan taşan gelirimi nerelere gömmem, ne şekilde değerlendirmem gerektiğini en güvenilir kaynaktan; muayenehanenin bekleme salonundaki dişçi dergilerinden öğrenebiliyorum.

Misal: Gelecek yaz yat alırken Fransız mı İtalyan mı tercih etmeliyim? Türkler de fena değil diyorlar ama şimdi 2 Milyon dolarlık Türk yapımı fiber yatın astarı pahalıya gelir diye çekiniyorum. Yatı aldık, buna bir de ada lazım. Hangi okyanusun adaları tercih edilmeli? O adadaki malikanemi bu yaz sezonu için rustik mi, organik mi döşesem? Altın ticaretinde hangi Afrika ülkelerini tercih etmeliyim? İşte, bu ve benzeri tüm yaşamsal kaygılarım, dişçimi her ziyaret edişimde implantlarımdaki lekelerle beraber ortadan kayboluyor. Ve yeniden merhaba, dolce vita!

Tedir-1 prototipi, gerçeği bu yaz başı sıcak sulara iniyor.

Yalnız, hassas ve empatik bir insan olduğum için, kafamı kurcalayan bir husus vardı. Hadi ben ada, yat, kat alabiliyorum, bu dergileri de keyifle okuyorum ama ya alamayanlar, mesela sizler? Merak etmeyin. Bu hususta dişçime danıştım.

“Doktor bey bir sorum var size” dedim; “normal veya fakir insanların dişleri çürümez mi? Size ve benim gibi cemiyet hayatının önde gelen simalarına hava hoş ama, şu kanapedeki fakir kılıklı adam bu dergileri n’aapsın?” Gözlem kabiliyetime ve insanlığıma hayran kalan doktor, sevecen bir gülümsemenin ardından durumun sebebini açıkladı:

“Bak Ted, sen farketmiyorsun ama diş biraz lüks işidir. Öyle her önüne gelen senin gibi 3 ayda bir diş kontrolüne gelemez. Bu dergilerle ziyaretçileri hem psikolojik olarak muayene ücretine hazırlıyoruz,  hem de bekleme esnasında kendilerinin egolarını ezerek, canlarının aslında o kadar da değerli olmadığı mesajını bilinçaltına işliyoruz. Haliyle hasta dişçi koltuğuna oturduğunda, zihinsel ve bedensel savunma mekanizması nereseyse çökmüş oluyor. Senin anlayacağın, bir nevi “oy gitsin doktor bey, zaten oyan oymuş” sendromu yaratıyoruz hastada. Dişçi dergisi konseptinin henüz varolmadığı dönemlere oranla anestezi masraflarında ne denli tasarruf ettiğimizi söylesem, inan senin bile dudağın uçuklar!”

Asla gibidir.

Doktor bu tatmin edici açıklamadan sonra kulağıma eğilip, hakikaten dudağımı uçuklatan o rakamı telaffuz etti. Hakları varmış dişçilerin. “Peki bu dergileri almak çok masraflı olmuyor mu?” diye sordum, meğer dergiler ücretsiz geliyormuş. Normal dergicilerde normal insanlar tarafından asla satın alınmayan, normal bir yaşam süren hiçbir kimsenin ilgilenmediği bu yayınları, dağıtıcıları -dişçiler başta olmak üzere- muayenehanelere hibe ediyorlarmış.

Uzaktan Kumanda Bir Tercihtir, Dayatılamaz

Uzaktan kumanda cihazı dediğimiz buluşun en büyük özelliği nedir? Kolaylıkla kaybolması. İkinci en büyük özelliği nedir? Pilinin zırt pırt bitmesi. Üçüncü en büyük özelliği nedir? Yere düşmesi, üzerine bir şeyler dökülmesi; kısacası kolaylıkla bozulması.

Yıl olmuş 2011, Uzay Çağı’nı yemiş bitirmişiz, kıyamet kapıda, her şeyi icat etmişiz bir hacı leylek kalmış. Gelin görün ki, dünyaya muhtemelen uzaktan kumandayla gelmiş birtakım mühendisler hala inatla uzaktan kumandasız çalışamayan cihazlar tasarlıyorlar.

Sanırsınız ki kendi evlerinde hiç kanape boşluğu yok, hiç uzaktan kumandalı cihaz yok ve hayatlarında hiç uzaktan kumanda kaybetmemişler. Heyula gibi bir cihazın (TV, DVD oynatıcı, müzik seti vs.), adeta kaybolsun diye tasarlanmış küçük bir cihaz yüzünden kullanılamaması durumu, hayatımızı kolaylaştırmak için uğraşan cevher mühendislerin akıllarının ucundan bile geçmiyor mu allasen?

Uzaktan kumandasız çalışamayan cihazlar hiç zahmet etmeselermiş, hepten çalışmasalarmış. Hayret bir şey.

Bu teoremi, kıçıkırık bir uzaktan kumanda yüzünden film izleme hevesi kursağında kalan, müziğini dinleyemeyen, klimasını çalıştıramayan veya garaj kapısını açamadığı için Porsche’sini Fiat’la değiştirmeye gidemeyen tüm teknoloji mağdurlarına adıyorum. Her insan evladı yakından kumanda hakkına sahip olmalıdır.