Ak Kedi Rengini Belli Etti

Bu gördüğünüz şahıs, bizim apartmanın bekçi kedisi Mişu:

Mişu

Kedi canını senin.

Daha önce de bahsettiğim gibi, İstanbul’un en mutena semtlerinden birinde ikamet etmekteyim. Ahalimiz pek seküler, pek aydındır Allah’a şükür. Mişu da haliyle çağdaş yaşamın desteklendiği bir ortamda büyüdü.

Fakat son dönemde, özellikle Haziran 2011′den bu yana, kendisinde birtakım değişiklikler sezmeye başlamıştım. Hayvancağız bir kediden beklenmeyecek garip şekillere giriyordu ve bunu bir türlü belgeleyemiyordum. Nihayet geçen gün Mişu’yu “o an”lardan birinde görüntülemeyi başardım:

Ak Kedi

Bundan sonra adın Ak Kedi'dir Mişu.

Yılların Mişu’su bizim paspası seccade belleyip secde ediyor adeta. Dahası, bu bir kereye mahsus bir durum değil. Vallahi bize bir şeyler anlatmaya çalışıyor bu Ak Kedi. Sanki olacakları önceden sezdi de, doğal seleksiyon çerçevesinde optimum pozisyonunu mu alıyor ne? Bu kedi aç kalmaz, ben size diyim.

Küçük Kafalılar İçin Küçük Hatırlatmalar

Alışılagelmişin ötesinde bir ara vermek durumunda kaldım dünyevi faaliyetlerime. Zira hasta olmuşum, veteriner öyle dedi. Bünyem zayıf düşmüş, virüslere yenik düşmüş. O yenilince ben de yenik sayılmış, akabinde bir antivirüs programı dahilinde karantinaya alınmıştım, nihayet saldılar.

Biliyorum, kimlerin ne hastalıkları, ne dertleri var, sakın kendimi acındırmak için böyle bir girizgah yaptım sanmayın. Bünyemin gafil avlanmasına taktım kafayı biraz. Neden zayıf düştü? Niçin bu hastalık bu kadar inat etti? Başka bir bünyenin 2 günde üstesinden geldiği illet ne diye bana 10 gün yapıştı kaldı?

Çok düşündüm ve buldum. Beni sizler hasta ettiniz. Bir sınıf öğretmeni olsaydım işte tam şu anda “o kendini biliyor” demem icabederdi ama değilim. Gayet net olarak, küçük kafalı hümanoidleri kastediyorum. Hastalıklı fikirlerinize dayanamayan bünyem “bence biraz ayrı kalalım, zamana ihtiyacım var” dedi ve kapıyı çekip gitti. Sonrasında elim kaleme klavyeye gidemedi ama hep aklımdaydınız. Aramızda böyle tatsızlıkların yaşanmaması için ufak bir hatırlatma listesi hazırlayayayım dedim, buyrun:

Etrafımızda o kadar çok küçük kafalı var ki...

1) İnsan hayatı esastır.
Bir insanın başka bir insanın canını alması kabul edilebilir bir şey değildir. Bir sürü insanın bir sürü insanı öldürmesi ise lanetlenesi bir davranıştır. Henüz dünyadan haberi olmayan yeni yetme ergenler birbirlerini boğazlayıp öldürüyorlarsa bunun faturası onlardan önce, onları bu hale getiren, tok karınlı ama açgözlü büyüklerine kesilmelidir. Şiddete şiddetle cevap veren ve böylelikle birtakım değerleri koruduklarını sanan küçük kafalılar, tam olarak da bu sebeple açgözlü büyüklerinin ekmeklerine yağ sürmektedirler.

Kısacası, küçük kafalı dostum, sende bu dar görüş ve nefret olduktan sonra, daha çok kanlar akar, çok ergen ölür. O düşman taraftaki nefret ettiğin insanlar var ya, işte onlar senin başka bir topluluktaki izdüşümünden başka bir şey değiller. Ola ki sen o tarafta doğsaydın, hepimizden önce sen onlardan biri olurdun çünkü aynı düşünceden besleniyorsunuz. Önemli olan “hangi” insan olduğun değil, “nasıl” insan olduğun. Bunu anlamak bu kadar mı zor? Korkarım kafa küçük olunca, zor.

2) İnsan hayatı esastır.
Oğlunu kaybeden gözü yaşlı anneler çıkıp ne diyorlar: “vatana millete helal olsun!”. Kim yavrusunu kurban etmek ister? Kim yavrusunun ölüsünü helal eder?

Ama en önemlisi: Kim yavrusunun bir hiç uğruna öldüğünü kabullenmek ister? Hiç kimse. İşte bunun içindir ki, etinden, canından olmuş anneler, helal ederler oğullarının haklarını. Gerçek fazla ağır gelir. Global silah ticaretine, yaşamların monopoly banknotu gibi kullanıldığı politik güç oyunlarına, enerji savaşlarına piyon gibi kurban edilen gencecik çocuklar, vatana millete helal edilir. Bu helal etme anı medyada özenle gösterilir. Tüm küçük kafalılar, hayatta uğrunda ölünecek bazı yüksek değerler olduğuna inandırılırlar. Zaten kendi yaşamlarının ne kadar değersiz olduğu da her gün bilinçaltlarına özenle kazındığı için, tüm küçük kafalılar ölüme hazırdırlar. Ya da, “mış gibi” yapmasını çok iyi öğrenmişlerdir.

Halbuki bir bilsen küçük kafalı dostum, hiçbir şey senin hayatından daha önemli değil. Sen yaşayamadıktan sonra, bu hayatın hiçbir anlamı yok. Bağımsızlık mı derdin? Onu kaybederim diye mi korkuyorsun? Gözlerini aç biraz: sen kendini bağımsız mı sanıyorsun? Nelerin boyundurluğu altında yaşadığını, yaşadığımızı bir bilsen… Asıl peşinden koşman gereken insani değerleri, bir keşfedebilsen…

3) Hiçbir insan bir diğerinden daha insan değildir.
Bir insan tipi var, ki kendisini kafasının küçüklüğünden tanıyabilirsiniz, hayatın her ölçeğinde kendine bir öteki, bir düşman bulmayı becerir. Her yerde karşımıza çıkar bu insan tipi; takside, okulda, ofiste, geniş ailenin cinslerine maruz kalınan bayram ziyaretlerinde… En haklı, en asil, en mağdur olan hep bu yaftacı, küçük kafalı insandır. Türk, Kürt, Ermeni, Rum, Roman, Sünni, Alevi, Hristiyan, Musevi, Milliyetçi, Sosyalist, Dinci, Ateist, Heteroseksüel, Eşcinsel, Galatasaraylı, Fenerbahçeli, Metalci, Hiphopçu, Arabeskçi… Senin nefretin hangisine küçük kafalı dostum? Daha doğrusu, hangilerine?

Arızanın, nefret ettiğin “öteki”nde değil, o küçücük kafanda olduğunu anlamak için daha kaç kişiyi yaftalaman lazım?

4) Bu kelimeyi hatırla: Göreceli
Küçük kafalı dostum, biliyorum, küçük kafayla yaşam kolay değil. Fikirlerinle hem kendinin, hem de çevrendekilerin yaşamını yıllardır ziyan ediyorsun. Yine de, sana güzel bir haberim var. “Görecelilik” diye bir kavram var. Bilimadamı ve düşünür dediğimiz birtakım büyük kafalı insanlar geliştirmişler vakt-i zamanında bu kavramı. Neyse, küçük kafanı detaylarla yormayalım şimdi.

Senin hatırlaman gereken kısım şu: Hayattaki her şey ama her şey, gözlemcisine göre şekillenir. Kısaca her şey görecelidir. Her şey! İnanılmaz değil mi? Bu demek oluyor ki, sen her zaman en doğrusunu bilmiyor olabilirsin. Sen de hata yapabilirsin. Senin doğrun, bir başkasının yanlışı olabilir. Ve bu dediklerimiz herkes için geçerli, iltimas yok. Unutma, her şey göreceli.

Tahmin edebiliyorum; sabit fikirlerle, aslalarla, kesinlerle kemikleşmiş küçük kafan bu kelimeyi reddetmek isteyecek. Kesin doğrularına, yanılmaz sandığın ahlakına koşacaksın. Bir yerlerde bir deprem olacak, yüzlerce insan ölecek, binlercesi evsiz kalacak ve sen “Allah gereken cezayı verdi” demek isteyeceksin. Normaldir. Her şey göreceli. Kimbilir kimlerin yanında, nasıl büyütüldün; ne komplekslerle, ne nefretlerle, ne acılarla yoğruldun da bu hale geldin.

Sen insansan, hayvan olarak anılmayı yeğlerim. Küçük kafalı insan.

 

 

 

Bienal sanat için midir yoksa toplum mu yumurtadan çıkar?

Sanat ulusları yüceltir.
Neşe Banu Dat Kam

Geçtiğimiz hafta, günlerden bir gün nihayet “İsimsiz” isimli 12. İstanbul Bienali’ne gitmeyi başardım. Bildiğiniz gibi bu seneki etkinliğin ana sponsoru The Koç Holding Intl. Inc. Corp. Ltd. Şti., fahri sponsoru da bizim İKKMKB. Aslında bendeniz Tedirgen Başkan’ı açılışa davet etmişlerdi fakat o gün önemli bir çekimim olduğu için maalesef eğlenceye şahsen iştirak edememiş, onun yerine Cihangir merkez ofisimizin önde gelen hipstamatik simalarını vekilim olarak göndermiştim. Açılışa katılanlar bizimkileri mutlaka farketmişlerdir.

İzninizle “İsimsiz” Bienal’e, yani çağdaş san’atın ta kendisine dönmek istiyorum yüzümü. San’attan kasıt nedir? Bienal’in bize kastı nedir? Gelin biraz bu konuları irdeleyelim…

İyi Sanat Nedir Ki?
Sanat eserlerini değerlendirirken şu unsurları dikkate almalıyız:

1) Teknik 
Burada kastedilen, sanatçıyı ortalama insandan üstün kılan fiziksel yetenekler bütünüdür. Erkek arkadaşınızın, kocanızın vs. “ne lan bu, bunu ben de yaparım!” diye aşağılayamayacağı türden eserler çoğunlukla bu teknik üstünlüğe işaret eder. Misal: bir Rönesans ressamının fotoğrafımsı mükemmellikte perspektife sahip çizimi, hızdan parmakları görünmeyen bir gitaristin solosu ve benzeri eserler, performanslar; bize eseri ortaya koyan sanatçının olağanüstü yeteneğini ve / veya sanatına feda ettiği uzun yılları düşündürtür. Dikkatinizi çektiyse, bendeyaparizm akımının temsilcileri bu tip sanata ve sanatçıya pek bulaş(a)mazlar.

2) Özgünlük
Daha genç olduğum dönemlerde Ezgi’nin Badiparmağı, Fatih Kısaparmağı gibi kişi ve gruplarla özdeşleştirdiğim özgünlük kavramı meğer bambaşka bir şeymiş: bildiğimiz orijinallik işte. Hatta ciğerini bildiğimiz “orcinallik”. Bir şeyi ilk kez yapmak. Yapılan şeyin başkalarının yaptıklarına benzememesi, araklama olmaması… Fırça bıyık ve mıymıy zınzın gıygıy zınzın müzik değilmiş meğer özgünlük. Öz olmakmış öz!

3) Yaratıcılık
Özgünlüğe benzese de, yaratıcılık farklı bir kavramdır. Her özgün eser yaratıcı, her yaratıcı eser özgün olacak diye bir kaide yoktur. Mesela herkesin aklına gelebilecek, herkesin yapabileceği ama kimsenin oturup hayata geçirmeye tenezzül etmeyeceği bir eser ortaya koysaydım, yaratıcı sayılır mıydım? Sanmıyorum. Peki neticede eserim özgün olur muydu? Olurdu. Alın size taze çektiğim, bendeyaparizm etkileri taşıyan özgün sanat eserlerimden biri:

Bu da benim Pörfek Lavırs'ım

Tedirgen, "Pörfek Lavırs: 12. Bienal Tefsiri ve 1 Türk Lirası" enstalasyonu, 2011. Plastik lamba altında MDF İkea sehpasına aplike.

Yaratıcılık özgünlüğün ötesinde bir kavram. Burdan pek sayın çağdaş sanatçılara seslenmek istiyorum: Arkadaşlar, bir şeyi ilk kez yapmaya evet ama yetmez. Üzgünüm, İKKMKB olarak biz de sizleri ancak bir yere kadar savunabiliyoruz. Yaratıcı olmak, bir şeyi yapan ilk kişi olmanın yanı sıra, o şeyi düşünebilen ilk kişi olmayı da gerektiriyor. Mesela gözlemcilere “vay be, adamın / kadının nerden de aklına gelmiş, nasıl da yakalamış, ulan kırk yıl düşünsem olaya bu açıdan bakamazdım!” dedirten bir eser, muhtemelen yüksek derecede yaratıcı bir eserdir.

Ve inanır mısınız, özgün olmadan da yaratıcı olmak mümkün. Orijinalini sollayan cover şarkıları dinleyiniz, internette her gün dibimizi düşüren, güldürürken düşündüren fotoğraf ve video kolajlarına bakınız (ama sakın ha kitaptan uyarlanan filmleri izlemeyiniz çünkü herkesin bildiği gibi “kitabı filminden çok daha iyiydi yane”). Artık gezegenimiz o kadar çok sanat sepet(çi) doldu ki, inanın bazen sanatta geri dönüşüm yapmak yeni sanat üretmekten daha hayırlı olabiliyor. Onun için, sayın çağdaş sanatçı, lütfen bir sonraki eserini yumurtlamadan önce bir dur ve gezegeninin halini düşün. Sonra da ne halin varsa gör.

Şekilli Anlatım
Sanat değerlendirmelerinde kullanacağımız 3 ana unsuru (teknik, özgünlük, yaratıcılık) şematize edip örneklendirirsek, ortaya şöyle bir şey çıkacaktır:

Sizin sanatınız hangisi?

 Bienal’in San’at Sep’et Dünyası’ndaki Konumu

Bu seneki Bienal, daha önceki senelerden farklı olarak, dekonstrüktivizmi neopostmodern bir perspektiften gradüel olarak tek bir mekanda ele alıp… Şaka şaka. Bu seneki Bienal’i üstteki şemaya oturtursak ortaya 3 aşağı 5 yukarı şöyle bir şey çıkacaktır:

"Bu sene yaratıcılık bienali teğet geçecek."

Gördüğünüz gibi, bizzat fahri sponsoru olduğumuz İstanbul Bienali, 12. senesinde kısmen özgün eserlere yer verip, yaratıcılık ve tekniğe teğet geçiyor ve uzuyor. Fakat bunda üzülecek bir şey yok sevgili sanatsever, bilakis… Sanat dediğimiz dipsiz kuyu sadece bu bahsettiğimiz 3 unsurdan mütevellit değil.

Saf, Katıksız, Gerçek Sanat

Nedir sanat? Teknik üstünlük müdür?
Öyle olsaydı, mühendisleri sergilerden takip ederdik.
Yoksa yaratıcılık, başkasının düşünemeyeceğini düşünmek midir sanat?
Öyle olsaydı, sanat tarihini mucitler yazarlardı.

Teknikmiş, yenilikmiş, yaratıcılıkmış… Çıkarıp atalım bunları sanatın formülünden. Geriye ne kalıyor? Sanatın ta kendisi. San’atın özü! İşte İstanbul Bienali bunun için var. Sanatı en saf, en çağdaş haliyle yaşayabilmemiz için. Kendimize ardı arkası kesilmeyen sorular sorabilmemiz, anlamları bozabilmemiz, o bozulan anlamların içinden sanatçının mesaj kırıntılarını bulup çıkarabilmemiz için var.

Neyse ki bu Bienal serüveninde İKSV bizi yalnız bırakmıyor. Koç’un katkılarıyla, tam 432 sayfalık, tam teşekküllü bir Bienal Tefsiri hazırlamışlar. “İsimsiz” Bienal’de yer alan tüm isimleri, onların eserlerini, eserleriyle ne anlatmak istediklerini bu eşsiz eserden takip edebiliyorsunuz Karaköy Antrepo’yu arşınlarken. “El kitabı” adlı tefsir biraz ağır ve büyük ama olsun, her kuruşuna değiyor doğrusu.

Bienalde Öne Çıkanlar 

Bu son bölümde, kişisel Bienal ziyaretimde önüme çıkan, şahsımı en çok etkileyen işlerden bir kaçına değinmek, işbu eserlerin bana neler düşündürttüğünü sizlerle paylaşmak, sanatsal vizyonuzu revizyona sokmak istiyorum:

Boşlukta İki Korteks:

Ernesto Neto, "Boşlukta İki Korteks", 2003. Alçıpan sergi duvarı üzerine yün iplik, selobant ile aplike.


Galeria Fortes Vilaça – Braziyul’un cömert paylaşımı sayesinde 12. Bienal’de hayat bulan bu eser, kanımca tipik bir Neto işi: dahiyane! 2003′te yapılmış bu eseri devasa sergi duvarıyla İstanbul’a nasıl getirmişler, gerçekten helal olsun organizatörlere.

Tefsirde eser hakkında verilen açıklamanın tamamı şöyle: “Kadifemsi ipin çizdiği iddiasız ve kırılgan soyut sanat yapıtı, başlıkla altüst edilir; beyin korteksi bellek, algı, bilinç, düşünce ve dil alanlarında anahtar rol oynayan beyin dokusudur”. Ben de Tedirgen olarak diyecau ki, başlığın altüst ettiği şey sadece kadifemsi ip (yanılmıyorsam Ören Bayan #38 ya da muadili) değil, aynı zamanda biz gözlemcilerin korteksi. “İsimsiz” temalı bir bienale ismiyle ön plana çıkan bir eser sokmak da, çalışmaya ikinci bir ironi katmanı eklemiş. Pür deha.

Boukhari’nin Babasının Pasaportları ve Favaretto’nun Bavulları:

Favaretto ve Boukhari'den sanat dersi niteliğinde enstalasyonlar: Eski bavul ve pasaportlarınızı atmayın.

Boukhari’nin sanatçı olmasında babasının büyük rol oynadığını daha önce de duymuştum, bu gerçeği bizzat görmek etkileyiciydi. Öte yandan Favaretto’nun bavulları da, bendeyaparizm akımının takipçisi gençlere cesaret verici cinsten bir enstalasyondu. Bienalin bu bölümü özellikle genç sanatçı adaylarına tavsiye: Kap kacak, ıvır zıvır demeden toplamaya başlayın, kim bilir bakarsınız 2, bilemediniz 4 seneye siz de bienalize olursunuz.

Mükemmel Aşıklar:

Ahmet Öğüt, "Mükemmel Aşıklar" 2008. 1 Türk Lirası ve 2 Euro, cam kapaklı kuyumcu standına aplike.

Bienalin genç katılımcılarından sayılabilecek Öğüt’ün eserinin, “İsimsiz” Bienal’in çıkış noktası olan Gonzalez-Torres’in Perfect Lovers‘ına gönderme niteliğinde olduğunu tüm cahil cüheylanlara hatırlatalım. 2 euro ve 1 lira arasındaki benzerliği keşfeden Öğüt, Torres’in de birbirinin aynısı iki yuvarlak objeden sembolizme yelken açtığını gözlemleyince, adeta acımamış ve çağdaş sanata Pörfek çekmiş.

Takriben 20 metrekarelik bir sergi odasını tek başına işgal eden eser, Avrupa Birliği – Türkiye ilişkilerinden döviz endeksine; Karaköy emlak fiyatlarından çağdaş sanatta obje -sergi mekanı orantısızlığına değin pek çok konuya gönderme niteliği taşıyor. (Farkettiniz mi bilmiyorum ama ben de yazının başındaki eserimde Öğüt’ün eserine ve Bienal’e triplex göndermede bulunmuştum… Her katıksız sanat gibi benimkisi de çoğu bünyede tefsir gerektiriyor tabi.)

Siyaseten Doğru

Daha karpuz keseceğidik.

Wilfredo Prieto, "Siyaseten Doğru", 2009. Küp şeklinde kesilmiş karpuz, duvar kenarına doğru antrepo zeminine aplike.

Mini bienal gezimizi tatlı bir şeylerle bitirmeyi uygun gördüm. Sanat hayatına Küba’daki tatil köylerinde açık büfe süslemeciliğiyle başlayan Prieto, turizm sektöründe hakkının ve eserlerinin yendiğini farkedince sanatını daha samimi ve anarşik bir boyuta taşımaya karar vermiş. Çok da iyi etmiş.

Kübizm esintileri taşıyan Siyaseten Doğru (Karpuz), kanımca bu seneki bienalin en iddialı parçalarından. Hatta en iddialısı diyeceğim ama sizleri sanat konusunda yönlendirmek istemem. Esasen Prieto, 2009′da karpuzunu ilk sergilediğinde sadece taban, güney ve batı cepheleri kesikmiş. Diğer cephelerin kesimini İspanya Kraliyet Sanat Akademisi’nin katkılarıyla bu senenin başında tamamlayan sanatçı, şu sıralar Havana’da bulduğu bir kabağı oyuyor. Prieto’nun eserlerinde görülen sürekli değişim teması, tarım politikaları eleştirisi ve uzamsal kullanımdaki ustalık gerçekten büyüleyici.

Sizlerin de “İsimsiz” Bienal’i bizzat gezip, favori eserlerinizi keşfetmenizi tüm İKKMKB adına can-ı gönülden diliyorum.

Köpeklerimizde Eğitim Seviyesi Yükseliyor

Ülkemizin en kozmopolit şehrinin en mutena semtlerinden birinde yer alan bu tabela, yurdumuz köpeklerinin okuma yazma oranındaki artışa işaret ediyor. Semtin sosyal sorumluluk sahibi, aydın köpekleri tarafından asıldığı tahmin edilen tabela ve benzerleri, köpek eğitim seviyesinde batı standartlarını yakalayacağımızın habercisi olarak görülüyor.

Daha yolun başındayız: Batılı köpekler, doğaya zarar verdiği için artık poşete de hayır diyorlar. (Röyterz)