Seyircinin Suçu Ne?

Çoğu insan gibi ben de dizi izlemeyi seviyorum. Filmin kalbimdeki yeri ayrı ama dizide alışılagelmişin konforu var; karakterler aynı, ortam aynı, konular aynı… Şu modern ve sefil dünyamızda, hangi düşünen hayvan daha az beyin hücresiyle daha uzun süre oyalanmaya ihtiyaç duymaz ki?

Gel gör ki yerli dizi bende maalesef alerji yapıyor. Herkesin bir dizi akşamı var, her akşamın bir dizisi var, bende tık yok; havam batsın. Halbuki ben de denedim yerli dizi izlemeyi. Yerli dizi yerlisi dostlarımın yanında, onların örf ve ananelerine göre hareket etmeye, onlarla coşup onlarla ağlamaya çok gayret ettim ama, ı-ıh.

Önyargım yok mu? Bittabi var, ama onlar da yoktan varolmuyor. Neden yerli diziler izlenemiyor ya da ben onları izlememeyi seçiyorum? İşte bulabildiğim birtakım sebepler:

Bir kere böyle bir durum var. Haklı adam(lar).

FRAGMANLAR
Fragman dediğin, öznesi olan dizi veya film hakkında merak uyandırmalı, bir konu belirtmeli, gerekirse karakterlere girizgah yapabilmeli. Yurdumun dizi fragmanlarında bu işlevlerin esamesi okunmuyor. Tipik bir yerli dizi fragmanı 3 ana hareketten oluşmakta:

1- Bakışma: Ekmeğini anlam yüklü bakışlarından çıkaran doğuştan aktör ve aktrisler, kadraj dışında kalan esrarengiz hedeflere çok acayip bir ciddiyetle, uzuuuun uzun, kötü kötü bakmaktadırlar. Bu ciddi ifadeler, tercihen en kalınından bir MIDI piyano tuşu darbesiyle desteklenmektedir. Çok acayip gerginlikler senaryoda kol gezmektedir. Bütün dizi ahalisi gergindir… Veee..

2- Bağırma: ASLINDA BUNA “DİZİ TİPİ KONUŞMA” DA DİYEBİLİRİZ ÇÜNKÜ BİR FRAGMANDA BAĞIRMADAN KONUŞAN BİR OYUNCU GÖRMEDİM, ANLADIN MI BENİ? ANLADIN MI ALLAH’IN BELASI! BİTTİN SEN ARTIK BİTTİN! FRAGMANIN SONUNA KADAR TEYZESİNDEN YEĞENİNE, POS BIYIKLI AMCASINDAN NİSPETEN İNCE BIYIKLI BIÇKIN DELİKANLISINA DEĞİN AĞZINI AÇAN HERKES BİRBİRİNE BAĞIRACAK! BU KANALI, BU FRAGMANI SANA DAR EDECEKLER! GERİLİN ULAAAAĞĞĞNNNN! YERLİ DİZİ BURASI! BAĞIRMAYAN KALMASIN HHÖÖÖAARGHGH!

 3- Ağlama Zırlama Gülme Sarılma: “Vay be, bu dizide insana dair her duygu işlenmiş, şiddet de var, acı da, sevgi de!” dedirten fragman hareketi de bu final hareketidir. Karakterlerimiz ne acılar çekiyordur, kimler kimleri aldatıyor, kimler kimleri dütüyordur kim bilir… Ama hayat şizofrenik de olsa devam ediyordur! Bir gülümseme, bir bakış, bir umut! Senfoni gibi dizi valla, inişler çıkışlar… Kesin izlenir bu dizi. Dramanın, toplu histeri krizinin dibini görmeyen bizden değildir.

OYUNCULAR
Tipik dizi oyuncusu profillerimiz aşağıdaki gibidir:

1) Esas Kız ve Rakipleri
Güzelliğin simgesi boncuk mavisi gözler, saflığın simgesi beyaz ten ve yerliliğin simgesi koyu renk saç, esas kızımız için optimum formüldür. Hele yeşil gözünüz varsa komple yırttınız demektir. Öte yandan, gözleriniz de saçınız gibi siyahsa size yardımcı kadın oyuncu rolünü öneriyoruz. Teniniz de esas kızdaki kadar beyaz olmak zorunda değil. Buğday ten ikinci rollerde iyidir, saflıktan uzaktır, işe entrika katar. Keza sarışınlar için durum farklı değil. Türk erkeklerinin çoğu öncelikli olarak sizi arzuluyor olsa da, esas kız olmanız çok zor. Senin görevin cicim, tabi eğer kabul edersen, esas oğlanı ayartıp esas kızdan alıkoymak. Bu rol kendini 10 bölüm içerisinde yok edecektir. İyi şanslar.

2) Esas Oğlan ve Türevleri
Bu rolün formülü nispeten basit. Esmer Türk yakışıklısı olacaksınız, delikanlı olacaksınız, pis sakalınız olacak. Zaten aksi bir profil düşünülemez çünkü memlekette başka türlü adam pek yok… Kırk yılın başında sarışın bir Türk erkeği doğuyor, onu da zaten sorgusuz sualsiz esas oğlan yapıyorlar, Allah herkese sarışın Türk erkeği kısmeti versin.
Öte yandan kimi durumlarda bırakın sarışın olmayı, yakışıklı olmanıza bile gerek olmayabilir. Siyah saçlarınız, yovuşak ve sünepe ifadeniz, pis sakalınız ve beyaz gömleğiniz, alemin en delikanlı esas oğlanı rolünü kapmanız için yeterli olabilir. Zaten bu tarz esas oğlanlara özenen karbondioksit sızıntısı genç izleyiciler de hayatlarında en iyi ihtimalle söz konusu karaktere benzeyebilecekleri için, alan memnun satan memnun, reytingler tavan.

3) Teyzeler ve Amcalar
Ben en çok bu gruba üzülüyorum. Yıllarını tiyatroya, sinemaya vermiş emekçi amcalar ve teyzeler, dünyanın en ucuz dramlarında dünyanın en klişe kötü adamlarını, pos bıyıklı yufka yürekli babalarını, entrikacı kadınlarını ve acıdan bitap düşmüş analarını oynamak durumunda kalıyorlar. Hele ki iyi bir oyuncudan söz ediyorsak, hakikaten üzülüyorum, kendi geleceğime, yaşlanınca başıma geleceklere dair iyimserliğimi yitiriyorum, depresyonlarım depreşiyor.

CASTING VE MAKYAJ
Casting, yerli dizilerde izleyiciyi hikayenin içine çekeceğine, dışına iten öğelerin başında geliyor; makyaj da hediyesi. Bir kez de bir dizide hikayeye kaptırıp, dizi dünyasının içinde kalayım. Bu oyuncularla, bu ifadelerle, bu saçla başla mümkün mü?

- Köyde geçen dizi izliyorsun, esas kızın annesi botoxlu. Babası desen, kazıtık kafası, pis sakalı ve solcu / sağcı arası bohem bıyığıyla, köy kahvesinden ziyade Cihangir kahvesinde oturuyormuş gibi geriniyor. Sanki birazdan tarlasına dönmek için eşeğe değil de BMW RS1200 motoruna binecek.

- “Tarihi Dizi” iddiasıyla yapılmış prodüksiyon izliyorsun, dünyanın parasını döküyorlar tanıtımına ıncığına cıncığına, başroldeki teyzemizin yüzünden solaryum ışını ve kozmetik kokular fışkırıyor. Sanki birazdan sarayın seyisbaşı Ahmed Efendi’ye jipini hazır ettirip Şehr-i Etüler’e  alışverişe gidecek.

- Yine tarihi bir yapımda delikanlı savaşçı tiplemesine bakıyorsun, adam metroseksüel kavramının arketipi. Kafada kavukumsu bir kumaş, Colgate beyazlığında nal gibi protez dişler, solaryumda çifte kavrulmuş ten, cetvelle yapılmış sakal tıraşı ve “Aldılar beni!” diye bağıran bir çift kaş. Sanki padişahı için değil de, Mayadrom’daki 2+1′i almak için savuruyor kılıcını.

KONU
“Büyük zihinler düşünceleri, ortalama zihinler olayları, küçük zihinler ise kişileri tartışır” şeklindeki, Eleanor Roosevelt’e atfedildiğini demincek öğrendiğim lafı seviyorum. Yerli dizilerimizde tema ne olursa olsun, maalesef olay eninde sonunda “kim kiminle nerede nasıl” oyununa dönüyor. Yoksa öyle durmadan bakışıp, bağrışıp, ağlaşmakla 1,5 saat geçer mi?

Yola ister epik, ister politik, ister dönem dizisi çekmek niyetiyle çıksınlar, ne yapıp edip diziyi pembeleşinceye kadar kısık ateşte kavuruyorlar ve izleyiciyi aşk üçgenlerine hapsedip, entrikaya boğuyorlar.

Yabancı diziler çok mu farklı? Hayır, onlarda da melodramatik üçgenler, entrikalar hırla gürle gidiyor ama çatı fikirden (örneğin bir tarih dönemi, uzay ortamı, mahkeme, hastane; artık tema her ne ise) bu kadar uzaklaşılmıyor. Bir uzay dizisi, uzay konusu için izleniyor; entrikası da tuzu biberi oluyor.

Bizde sistem nasıl işliyor?
Seç temayı
Kur dekoru
Dik kostümü
Daya entrikayı… Aman sabahlar olmasın!

Anlamadığım bir şey varsa, o da yurdum insanının dram sevdası. Yahu güzel kardeşim, sen dramın en hakikisini zaten günlük hayatında, izlediğin haberlerde yaşamıyor musun? İçinin gün boyu katıldığı yetmiyor mu? Hala inatla aldatma, alengir, tecavüz, nefret ve eziyet arayan ruhunu neyle, nasıl tamir etmeli?

Öte yandan, iddia ediyorum ki şu ülkede gurur duyabileceğimiz bir tek konu varsa o da mizah. Mark Twain “cennette mizah yoktur” diyerek durumu çok güzel açıklamış aslında: Bizler cehaletin, sefaletin, adaletsizliğin, saygısızlığın, hoşgörüsüzlüğün, gerikafalılığın ve gerizekalılığın içinden dünyanın en parlak, en dahiyane mizahını çıkarabilme yetisine sahibiz. Hiçbir yerdekine benzemeyen “geyik muhabbeti” denen şeye sahibiz bir kere. Fakat her ne hikmetse her 10 diziden 9′u dram, 1′i mizah. Sanki “çok acayip” dramlar çekmeyi beceriyormuşuz gibi! Komedi dizisi çekildi de izlemedik mi? Seve seve izledik.

YERLİ DİZİ DÜNYASININ GELECEĞİ
Burdan tüm diziciyanlara, yani Cihangir’in yeni sahiplerine hoş bir sadayla seslenmek istiyorum: Dünyanın bir yazı, bir kışı vardır; her mumun bir ucu, bir dibi vardır. Ve sizinki yolu çoktan yarıladı.

Artık, bizi son 5-10 yıldır yerlerde sürünen oyunculuklara, floresan ışığı fışkırtan fakir sinematografilere, oturmayan dublajlara, fenalık geçirten müziklere ve “yok artık” dedirten senaryolara mahkum bırakan vizyon fakiri medya çakalları, donanımsız ama uyanık değnekçiler, ve bir buçuk saatlik dizi çektirip, çekeni de izleyeni de hasta eden televizyoncular; Cihangir’deki evlerinin kiralarını ödeyebilmeye devam etmek istiyorlarsa kendilerine çekidüzen vermek zorunda kalacaklar. Zira uzun bir süre ortamı boş bulup bol keseden atıp tuttular ama artık milletin gözü açıldı. Bu koca pazarı sizlere yar etmeyecekler. En azından ben öyle olacağını hayal ediyorum, olmazsa da torrentsporla ecnebi dizi keyfine devam.

 

Not: Başlık fikrini veren Tedir Ana’ya teşekkürlerimle.

Hipstırt

Yerli hipsterlara verilen genel ad. Hipster kültürünün Türkçesi, hipsterlığın “tırt” hali. Belirtmekte yarar var, kimi dilbilimciler “hipstırt” kelimesinin “hipster Türk”ün kısaltması olduğunu savunagelmişlerdir.

ABD’de ilk kez 1940′larda Beat kuşağı döneminde ortaya çıkıp, 1990′larda indie rock camiasında tekrardan dirilen, popüler kültüre ve ana akıma karşı durayım derken 2000′lerin sonlarına doğru internetin de yardımıyla karşı durduğu şeylerden beter konuma düşen hipsterlık müessesesi, her şeyi 10 sene geriden, yalan yanlış takip eden gençlerimiz tarafından ülkemizde de oluşturulmaya çalışılmaktadır.

Neyse, genç olsun güç olmasın diyor ve hipstırt gençlerimize ışık tutmasını dileyerek, İKKMKB ekibinin* katkılarıyla hazırlamış olduğum düşük bütçeyle hipstırt imajı oluşturma rehberini huzurlarınıza sunuyorum:

hipstırt

Düşük bütçeyle hipstırt imajı oluşturma rehberi

 

* FY, BCÖ, MY’ye teşekkürlerimle.

Bienal sanat için midir yoksa toplum mu yumurtadan çıkar?

Sanat ulusları yüceltir.
Neşe Banu Dat Kam

Geçtiğimiz hafta, günlerden bir gün nihayet “İsimsiz” isimli 12. İstanbul Bienali’ne gitmeyi başardım. Bildiğiniz gibi bu seneki etkinliğin ana sponsoru The Koç Holding Intl. Inc. Corp. Ltd. Şti., fahri sponsoru da bizim İKKMKB. Aslında bendeniz Tedirgen Başkan’ı açılışa davet etmişlerdi fakat o gün önemli bir çekimim olduğu için maalesef eğlenceye şahsen iştirak edememiş, onun yerine Cihangir merkez ofisimizin önde gelen hipstamatik simalarını vekilim olarak göndermiştim. Açılışa katılanlar bizimkileri mutlaka farketmişlerdir.

İzninizle “İsimsiz” Bienal’e, yani çağdaş san’atın ta kendisine dönmek istiyorum yüzümü. San’attan kasıt nedir? Bienal’in bize kastı nedir? Gelin biraz bu konuları irdeleyelim…

İyi Sanat Nedir Ki?
Sanat eserlerini değerlendirirken şu unsurları dikkate almalıyız:

1) Teknik 
Burada kastedilen, sanatçıyı ortalama insandan üstün kılan fiziksel yetenekler bütünüdür. Erkek arkadaşınızın, kocanızın vs. “ne lan bu, bunu ben de yaparım!” diye aşağılayamayacağı türden eserler çoğunlukla bu teknik üstünlüğe işaret eder. Misal: bir Rönesans ressamının fotoğrafımsı mükemmellikte perspektife sahip çizimi, hızdan parmakları görünmeyen bir gitaristin solosu ve benzeri eserler, performanslar; bize eseri ortaya koyan sanatçının olağanüstü yeteneğini ve / veya sanatına feda ettiği uzun yılları düşündürtür. Dikkatinizi çektiyse, bendeyaparizm akımının temsilcileri bu tip sanata ve sanatçıya pek bulaş(a)mazlar.

2) Özgünlük
Daha genç olduğum dönemlerde Ezgi’nin Badiparmağı, Fatih Kısaparmağı gibi kişi ve gruplarla özdeşleştirdiğim özgünlük kavramı meğer bambaşka bir şeymiş: bildiğimiz orijinallik işte. Hatta ciğerini bildiğimiz “orcinallik”. Bir şeyi ilk kez yapmak. Yapılan şeyin başkalarının yaptıklarına benzememesi, araklama olmaması… Fırça bıyık ve mıymıy zınzın gıygıy zınzın müzik değilmiş meğer özgünlük. Öz olmakmış öz!

3) Yaratıcılık
Özgünlüğe benzese de, yaratıcılık farklı bir kavramdır. Her özgün eser yaratıcı, her yaratıcı eser özgün olacak diye bir kaide yoktur. Mesela herkesin aklına gelebilecek, herkesin yapabileceği ama kimsenin oturup hayata geçirmeye tenezzül etmeyeceği bir eser ortaya koysaydım, yaratıcı sayılır mıydım? Sanmıyorum. Peki neticede eserim özgün olur muydu? Olurdu. Alın size taze çektiğim, bendeyaparizm etkileri taşıyan özgün sanat eserlerimden biri:

Bu da benim Pörfek Lavırs'ım

Tedirgen, "Pörfek Lavırs: 12. Bienal Tefsiri ve 1 Türk Lirası" enstalasyonu, 2011. Plastik lamba altında MDF İkea sehpasına aplike.

Yaratıcılık özgünlüğün ötesinde bir kavram. Burdan pek sayın çağdaş sanatçılara seslenmek istiyorum: Arkadaşlar, bir şeyi ilk kez yapmaya evet ama yetmez. Üzgünüm, İKKMKB olarak biz de sizleri ancak bir yere kadar savunabiliyoruz. Yaratıcı olmak, bir şeyi yapan ilk kişi olmanın yanı sıra, o şeyi düşünebilen ilk kişi olmayı da gerektiriyor. Mesela gözlemcilere “vay be, adamın / kadının nerden de aklına gelmiş, nasıl da yakalamış, ulan kırk yıl düşünsem olaya bu açıdan bakamazdım!” dedirten bir eser, muhtemelen yüksek derecede yaratıcı bir eserdir.

Ve inanır mısınız, özgün olmadan da yaratıcı olmak mümkün. Orijinalini sollayan cover şarkıları dinleyiniz, internette her gün dibimizi düşüren, güldürürken düşündüren fotoğraf ve video kolajlarına bakınız (ama sakın ha kitaptan uyarlanan filmleri izlemeyiniz çünkü herkesin bildiği gibi “kitabı filminden çok daha iyiydi yane”). Artık gezegenimiz o kadar çok sanat sepet(çi) doldu ki, inanın bazen sanatta geri dönüşüm yapmak yeni sanat üretmekten daha hayırlı olabiliyor. Onun için, sayın çağdaş sanatçı, lütfen bir sonraki eserini yumurtlamadan önce bir dur ve gezegeninin halini düşün. Sonra da ne halin varsa gör.

Şekilli Anlatım
Sanat değerlendirmelerinde kullanacağımız 3 ana unsuru (teknik, özgünlük, yaratıcılık) şematize edip örneklendirirsek, ortaya şöyle bir şey çıkacaktır:

Sizin sanatınız hangisi?

 Bienal’in San’at Sep’et Dünyası’ndaki Konumu

Bu seneki Bienal, daha önceki senelerden farklı olarak, dekonstrüktivizmi neopostmodern bir perspektiften gradüel olarak tek bir mekanda ele alıp… Şaka şaka. Bu seneki Bienal’i üstteki şemaya oturtursak ortaya 3 aşağı 5 yukarı şöyle bir şey çıkacaktır:

"Bu sene yaratıcılık bienali teğet geçecek."

Gördüğünüz gibi, bizzat fahri sponsoru olduğumuz İstanbul Bienali, 12. senesinde kısmen özgün eserlere yer verip, yaratıcılık ve tekniğe teğet geçiyor ve uzuyor. Fakat bunda üzülecek bir şey yok sevgili sanatsever, bilakis… Sanat dediğimiz dipsiz kuyu sadece bu bahsettiğimiz 3 unsurdan mütevellit değil.

Saf, Katıksız, Gerçek Sanat

Nedir sanat? Teknik üstünlük müdür?
Öyle olsaydı, mühendisleri sergilerden takip ederdik.
Yoksa yaratıcılık, başkasının düşünemeyeceğini düşünmek midir sanat?
Öyle olsaydı, sanat tarihini mucitler yazarlardı.

Teknikmiş, yenilikmiş, yaratıcılıkmış… Çıkarıp atalım bunları sanatın formülünden. Geriye ne kalıyor? Sanatın ta kendisi. San’atın özü! İşte İstanbul Bienali bunun için var. Sanatı en saf, en çağdaş haliyle yaşayabilmemiz için. Kendimize ardı arkası kesilmeyen sorular sorabilmemiz, anlamları bozabilmemiz, o bozulan anlamların içinden sanatçının mesaj kırıntılarını bulup çıkarabilmemiz için var.

Neyse ki bu Bienal serüveninde İKSV bizi yalnız bırakmıyor. Koç’un katkılarıyla, tam 432 sayfalık, tam teşekküllü bir Bienal Tefsiri hazırlamışlar. “İsimsiz” Bienal’de yer alan tüm isimleri, onların eserlerini, eserleriyle ne anlatmak istediklerini bu eşsiz eserden takip edebiliyorsunuz Karaköy Antrepo’yu arşınlarken. “El kitabı” adlı tefsir biraz ağır ve büyük ama olsun, her kuruşuna değiyor doğrusu.

Bienalde Öne Çıkanlar 

Bu son bölümde, kişisel Bienal ziyaretimde önüme çıkan, şahsımı en çok etkileyen işlerden bir kaçına değinmek, işbu eserlerin bana neler düşündürttüğünü sizlerle paylaşmak, sanatsal vizyonuzu revizyona sokmak istiyorum:

Boşlukta İki Korteks:

Ernesto Neto, "Boşlukta İki Korteks", 2003. Alçıpan sergi duvarı üzerine yün iplik, selobant ile aplike.


Galeria Fortes Vilaça – Braziyul’un cömert paylaşımı sayesinde 12. Bienal’de hayat bulan bu eser, kanımca tipik bir Neto işi: dahiyane! 2003′te yapılmış bu eseri devasa sergi duvarıyla İstanbul’a nasıl getirmişler, gerçekten helal olsun organizatörlere.

Tefsirde eser hakkında verilen açıklamanın tamamı şöyle: “Kadifemsi ipin çizdiği iddiasız ve kırılgan soyut sanat yapıtı, başlıkla altüst edilir; beyin korteksi bellek, algı, bilinç, düşünce ve dil alanlarında anahtar rol oynayan beyin dokusudur”. Ben de Tedirgen olarak diyecau ki, başlığın altüst ettiği şey sadece kadifemsi ip (yanılmıyorsam Ören Bayan #38 ya da muadili) değil, aynı zamanda biz gözlemcilerin korteksi. “İsimsiz” temalı bir bienale ismiyle ön plana çıkan bir eser sokmak da, çalışmaya ikinci bir ironi katmanı eklemiş. Pür deha.

Boukhari’nin Babasının Pasaportları ve Favaretto’nun Bavulları:

Favaretto ve Boukhari'den sanat dersi niteliğinde enstalasyonlar: Eski bavul ve pasaportlarınızı atmayın.

Boukhari’nin sanatçı olmasında babasının büyük rol oynadığını daha önce de duymuştum, bu gerçeği bizzat görmek etkileyiciydi. Öte yandan Favaretto’nun bavulları da, bendeyaparizm akımının takipçisi gençlere cesaret verici cinsten bir enstalasyondu. Bienalin bu bölümü özellikle genç sanatçı adaylarına tavsiye: Kap kacak, ıvır zıvır demeden toplamaya başlayın, kim bilir bakarsınız 2, bilemediniz 4 seneye siz de bienalize olursunuz.

Mükemmel Aşıklar:

Ahmet Öğüt, "Mükemmel Aşıklar" 2008. 1 Türk Lirası ve 2 Euro, cam kapaklı kuyumcu standına aplike.

Bienalin genç katılımcılarından sayılabilecek Öğüt’ün eserinin, “İsimsiz” Bienal’in çıkış noktası olan Gonzalez-Torres’in Perfect Lovers‘ına gönderme niteliğinde olduğunu tüm cahil cüheylanlara hatırlatalım. 2 euro ve 1 lira arasındaki benzerliği keşfeden Öğüt, Torres’in de birbirinin aynısı iki yuvarlak objeden sembolizme yelken açtığını gözlemleyince, adeta acımamış ve çağdaş sanata Pörfek çekmiş.

Takriben 20 metrekarelik bir sergi odasını tek başına işgal eden eser, Avrupa Birliği – Türkiye ilişkilerinden döviz endeksine; Karaköy emlak fiyatlarından çağdaş sanatta obje -sergi mekanı orantısızlığına değin pek çok konuya gönderme niteliği taşıyor. (Farkettiniz mi bilmiyorum ama ben de yazının başındaki eserimde Öğüt’ün eserine ve Bienal’e triplex göndermede bulunmuştum… Her katıksız sanat gibi benimkisi de çoğu bünyede tefsir gerektiriyor tabi.)

Siyaseten Doğru

Daha karpuz keseceğidik.

Wilfredo Prieto, "Siyaseten Doğru", 2009. Küp şeklinde kesilmiş karpuz, duvar kenarına doğru antrepo zeminine aplike.

Mini bienal gezimizi tatlı bir şeylerle bitirmeyi uygun gördüm. Sanat hayatına Küba’daki tatil köylerinde açık büfe süslemeciliğiyle başlayan Prieto, turizm sektöründe hakkının ve eserlerinin yendiğini farkedince sanatını daha samimi ve anarşik bir boyuta taşımaya karar vermiş. Çok da iyi etmiş.

Kübizm esintileri taşıyan Siyaseten Doğru (Karpuz), kanımca bu seneki bienalin en iddialı parçalarından. Hatta en iddialısı diyeceğim ama sizleri sanat konusunda yönlendirmek istemem. Esasen Prieto, 2009′da karpuzunu ilk sergilediğinde sadece taban, güney ve batı cepheleri kesikmiş. Diğer cephelerin kesimini İspanya Kraliyet Sanat Akademisi’nin katkılarıyla bu senenin başında tamamlayan sanatçı, şu sıralar Havana’da bulduğu bir kabağı oyuyor. Prieto’nun eserlerinde görülen sürekli değişim teması, tarım politikaları eleştirisi ve uzamsal kullanımdaki ustalık gerçekten büyüleyici.

Sizlerin de “İsimsiz” Bienal’i bizzat gezip, favori eserlerinizi keşfetmenizi tüm İKKMKB adına can-ı gönülden diliyorum.

İKKMKB

İstanbul Kerameti Kendinden Menkul Kıymetler Borsası. Merkezi İstanbul – Cihangir’de bulunan kuruluş; sanat, sepet ve style camiasının kenarından köşesinden sebeplenen, her işte parmağı olup, aslen hiçbir boka yaramayan kıymetlerin buluşma noktasıdır.

ikkmkb

İstanbul Kerameti Kendinden Menkul Kıymetler Borsası

Her gün birbirinden janjanlı spekülasyonlarla beslenen İKKMKB’de, hisse değerleri tahmin edebileceğiniz üzre  kişilerin gerçek donanımları (eğitim, tecrübe, yetenekler, iş ahlakı) ile değil, kendilerine biçtikleri özellikler ile belirlenir.

İKKMKB’de başarmak için:

1 – Her konuda fikriniz olsun. Cepteki 3G, webdeki wiki ne güne duruyor?
2 – Utanmayın, sıkılmayın, düşünmeyin, davranın.
3 – Kendinizi herhangi bir konunun uzmanı ilan etmekten çekinmeyin. Özellikle sanat, sepet, alternatif tıp, New Age aktiviteler (Yoga şamalaya cart curt) gibi somut değerlendirmeye kapalı konularda, kendinizi sonuna kadar şişirin, kimse aksini ispatlayamaz.
4 – Kendinizi ciddiye, rakiplerinizi dalgaya alın.
5 – Önce kendinizi kandırın, çevreniz size ayak uyduracaktır.
6 – Hiç bir zaman beleşe, hatta bırakın beleşi, ucuza servis vermeyin. Hakkınızın ne olduğunu düşünüyorsanız, işbu bedeli bir güzel şişirip öyle sunun. The more you şişir, the more they’ll şişir you.
7 – Muhatabınızı tartmaksızın, konuşmanızın orasına burasına yabancı kelimeler, özel terimler serpiştirmekten çekinmeyin. Kaçın kurası olduğunuzu cümle alem görsün.
8 – Yeni tanıştığınız insanlara direkt olarak “sen” diye hitap edin. “Sen” samimiyetine geçiş zevkini asla karşı tarafa bırakmayın; yaşı ve statüsü ne olursa olsun.
9 – Olduğunuz gibi görünmeyin, göründüğünüz gibi olun.
10 – Blogunuz olsun.
11 – Sizin de her zaman bir 11′iniz olsun.