Götinsan

Yeni girdiğiniz bir ortamda, sizi tanımadan ve hakkınızda hiçbir şey bilmeden size sebepsiz yere “buraya hoş gelmedin”, “keşke hiç olmasan” benzeri sinyaller gönderen rahatsız insanlarla karşılaştınız mı? Ben çok karşılaştım, zira sakin güce dayalı prezansım bu tip özgüvensiz insanlarca hep ciddi bir tehdit unsuru olarak algılanmıştır. Neden sonra anlamaya başlarlar ki çabaları beyhude; isteseler de istemeseler de ben varım, afiderzeyn.

Bildiğiniz gibi bu arıza tipler okul, iş ve bilimum sosyal çevrede nursuz ifadeleri ve huysuz mizaçlarıyla kendilerini hemen farkettirirler. Akabinde yakın çevreleri de bu insanları şöyle açıklamalarla savunmak zorunda kalırlar:

Yeaurrrrayt.

Bu şekilde tasvir edilen Gerçi Özünde Temiz insanlardan, pratiklik adına G.Ö.T. insan olarak bahsedeceğiz. Ya da direktman götinsan diyelim, evet, bu daha kompakt.

Kafamı kurcalayan şey şu:
Nasıl oluyor da bu götinsanlar, siz kendinizi onlara “kabul ettirene” kadar size negatif davranmayı kendilerine hak görebiliyorlar? Neden götinsanlar kredilerinin sunacakları değil, kazanılması gereken bir şey olduğunu sanıyorlar? Hatta, ne cüretle böyle sanabiliyorlar?

Kredi Hadisesi
Götinsanı normal insandan ayıran unsurların başında kredi hadisesi geliyor. Peki krediyle neyi kastediyoruz? Bir nevi kişisel ülke puanı.

0 kredinin en kötü insana, 10 kredi de en iyi insana tekabül ettiğini varsayarsak, götinsan size tanışmanız esnasında 0 ila 2 kredi veren insandır. Normal (benim normlarıma, yani evrensel hakikate göre normal) bir insan ise yeni tanıştığı birine nerden baksan bir 7-8 kredi vermelidir. Kafadan 10 kredi verene ise, bizim orda enayi derler. Bugün bir 10 numara insan olmak kolay değil.

Tanışmak (işteş fiil, karşılıklı eylem)
Tanışmayı karşılıklı bir kredi alışverişi olarak düşündüğümüzde, ben karşımdaki yeni insana helalinden 7-8 kredi verirken, o bana 0-2 kredi veriyorsa, o sosyalleşmede bir götlük vardır. O zaman ben de verdiğim krediyi ŞAK diye geri alır, karşımdakine götinsan yaftasını yapıştırıveririm, göt gibi kalakalır.

Götinsan.

Götinsan seni.

Elde kalan nedir: kredibilitesi düşük, verimsiz ve huzur bozucu bir diyalog. Empati yoksunu insanlar. Sevimsiz bir toplum. Mutsuz bir yaşam. Hastalıklar. Acı. Nefret. Savaş. Kan. Ölüm. Küresel ısınma. Çok uluslu şirketler. Sansür. Minibüs. Yaptığını beğendin mi götinsan?

İyi Niyet
7-8 kredi aslında iyi niyetten başka bir şey değil. İyi niyetli olmak da her zaman iyimser veya enayi olmak anlamına gelmiyor. Hayata bakışınız istediğiniz kadar kötümser, sarkastik olsun, yeter ki niyetiniz iyi olsun. Bir götinsan değilseniz, olmalı da.

Merak etmeyin, muhatabınız cömertçe verdiğiniz o 7-8 krediyi hak etmiyorsa, üstünü zamanla geri alacaksınız. Krediler sizin en nihayetinde. Dürüst olmak gerekirse, dağıttığınız kredilerin büyük kısmını zaten geri toplayacaksınız çünkü memlekette hıyar çok. Gel gör ki, yargısız infaz yapmaya kimsenin hakkı yok.

“Götinsan götinsan diyosun ama, naabalım yani elalemin yalakası mı olalım, yovuşak mı olalım?” dediğini duyar gibiyim gururlu götinsan. Haklısın. Senden daha beter bir şey varsa, o da sahte samimiyet. Fakat götinsanlıkla sahte samimiyet arasında bayağı kalın bir çizgi, hatta bir şerit var. İçinden nezaket, saygı, empati, özgüven vesaire geçiyor… Genel bir insanlık şeridinden bahsediyoruz, orda hepimize yetecek kadar yol var. Başka bir deyişle dostum, sıradaki türkümüz sana geliyor: “Yolum İnsanlık Yolu”. Zırı zannnnnn.

Çevremizdeki Götinsanlar
Yakın çevremde de hayli götinsan var. Bazılarına mecburiyetten katlanıyorum, bazıları ise sevdiğim, kadim arkadaşlarım; zira “tanıyınca çok iyi” insanlardır gerçekten de. Ama onları yeni birileriyle tanıştırmak, karın ağrısından başka bir şey değil. Lüftediyorlar. O yüce, eşsiz, kusursuz sosyal dünyalarının sınır kapısına gelip dayanmış yabancıyla ıkınarak, lütfen tanışıyorlar. Kıçımın kenarları. Sanki karşınızdaki ölüyor sizinle tanışmak için.

İçimizdeki Götinsan
Kim bilir, belki ben de geçmişte yeni tanıştığım birilerine götinsanca davranmışımdır. O birilerinden özür dileyeyim bu vesileyle. Hayret valla, nasıl olmuş ben de anlamadım… Primata falan bağlamış olmayayım? Aslında beni biraz tanısanız, özümde çok iyi bir insanımdır, işte efenim sadece yabancılara karşı biraz bıybıy da bıybıy… Bırak allasen.

Seyircinin Suçu Ne?

Çoğu insan gibi ben de dizi izlemeyi seviyorum. Filmin kalbimdeki yeri ayrı ama dizide alışılagelmişin konforu var; karakterler aynı, ortam aynı, konular aynı… Şu modern ve sefil dünyamızda, hangi düşünen hayvan daha az beyin hücresiyle daha uzun süre oyalanmaya ihtiyaç duymaz ki?

Gel gör ki yerli dizi bende maalesef alerji yapıyor. Herkesin bir dizi akşamı var, her akşamın bir dizisi var, bende tık yok; havam batsın. Halbuki ben de denedim yerli dizi izlemeyi. Yerli dizi yerlisi dostlarımın yanında, onların örf ve ananelerine göre hareket etmeye, onlarla coşup onlarla ağlamaya çok gayret ettim ama, ı-ıh.

Önyargım yok mu? Bittabi var, ama onlar da yoktan varolmuyor. Neden yerli diziler izlenemiyor ya da ben onları izlememeyi seçiyorum? İşte bulabildiğim birtakım sebepler:

Bir kere böyle bir durum var. Haklı adam(lar).

FRAGMANLAR
Fragman dediğin, öznesi olan dizi veya film hakkında merak uyandırmalı, bir konu belirtmeli, gerekirse karakterlere girizgah yapabilmeli. Yurdumun dizi fragmanlarında bu işlevlerin esamesi okunmuyor. Tipik bir yerli dizi fragmanı 3 ana hareketten oluşmakta:

1- Bakışma: Ekmeğini anlam yüklü bakışlarından çıkaran doğuştan aktör ve aktrisler, kadraj dışında kalan esrarengiz hedeflere çok acayip bir ciddiyetle, uzuuuun uzun, kötü kötü bakmaktadırlar. Bu ciddi ifadeler, tercihen en kalınından bir MIDI piyano tuşu darbesiyle desteklenmektedir. Çok acayip gerginlikler senaryoda kol gezmektedir. Bütün dizi ahalisi gergindir… Veee..

2- Bağırma: ASLINDA BUNA “DİZİ TİPİ KONUŞMA” DA DİYEBİLİRİZ ÇÜNKÜ BİR FRAGMANDA BAĞIRMADAN KONUŞAN BİR OYUNCU GÖRMEDİM, ANLADIN MI BENİ? ANLADIN MI ALLAH’IN BELASI! BİTTİN SEN ARTIK BİTTİN! FRAGMANIN SONUNA KADAR TEYZESİNDEN YEĞENİNE, POS BIYIKLI AMCASINDAN NİSPETEN İNCE BIYIKLI BIÇKIN DELİKANLISINA DEĞİN AĞZINI AÇAN HERKES BİRBİRİNE BAĞIRACAK! BU KANALI, BU FRAGMANI SANA DAR EDECEKLER! GERİLİN ULAAAAĞĞĞNNNN! YERLİ DİZİ BURASI! BAĞIRMAYAN KALMASIN HHÖÖÖAARGHGH!

 3- Ağlama Zırlama Gülme Sarılma: “Vay be, bu dizide insana dair her duygu işlenmiş, şiddet de var, acı da, sevgi de!” dedirten fragman hareketi de bu final hareketidir. Karakterlerimiz ne acılar çekiyordur, kimler kimleri aldatıyor, kimler kimleri dütüyordur kim bilir… Ama hayat şizofrenik de olsa devam ediyordur! Bir gülümseme, bir bakış, bir umut! Senfoni gibi dizi valla, inişler çıkışlar… Kesin izlenir bu dizi. Dramanın, toplu histeri krizinin dibini görmeyen bizden değildir.

OYUNCULAR
Tipik dizi oyuncusu profillerimiz aşağıdaki gibidir:

1) Esas Kız ve Rakipleri
Güzelliğin simgesi boncuk mavisi gözler, saflığın simgesi beyaz ten ve yerliliğin simgesi koyu renk saç, esas kızımız için optimum formüldür. Hele yeşil gözünüz varsa komple yırttınız demektir. Öte yandan, gözleriniz de saçınız gibi siyahsa size yardımcı kadın oyuncu rolünü öneriyoruz. Teniniz de esas kızdaki kadar beyaz olmak zorunda değil. Buğday ten ikinci rollerde iyidir, saflıktan uzaktır, işe entrika katar. Keza sarışınlar için durum farklı değil. Türk erkeklerinin çoğu öncelikli olarak sizi arzuluyor olsa da, esas kız olmanız çok zor. Senin görevin cicim, tabi eğer kabul edersen, esas oğlanı ayartıp esas kızdan alıkoymak. Bu rol kendini 10 bölüm içerisinde yok edecektir. İyi şanslar.

2) Esas Oğlan ve Türevleri
Bu rolün formülü nispeten basit. Esmer Türk yakışıklısı olacaksınız, delikanlı olacaksınız, pis sakalınız olacak. Zaten aksi bir profil düşünülemez çünkü memlekette başka türlü adam pek yok… Kırk yılın başında sarışın bir Türk erkeği doğuyor, onu da zaten sorgusuz sualsiz esas oğlan yapıyorlar, Allah herkese sarışın Türk erkeği kısmeti versin.
Öte yandan kimi durumlarda bırakın sarışın olmayı, yakışıklı olmanıza bile gerek olmayabilir. Siyah saçlarınız, yovuşak ve sünepe ifadeniz, pis sakalınız ve beyaz gömleğiniz, alemin en delikanlı esas oğlanı rolünü kapmanız için yeterli olabilir. Zaten bu tarz esas oğlanlara özenen karbondioksit sızıntısı genç izleyiciler de hayatlarında en iyi ihtimalle söz konusu karaktere benzeyebilecekleri için, alan memnun satan memnun, reytingler tavan.

3) Teyzeler ve Amcalar
Ben en çok bu gruba üzülüyorum. Yıllarını tiyatroya, sinemaya vermiş emekçi amcalar ve teyzeler, dünyanın en ucuz dramlarında dünyanın en klişe kötü adamlarını, pos bıyıklı yufka yürekli babalarını, entrikacı kadınlarını ve acıdan bitap düşmüş analarını oynamak durumunda kalıyorlar. Hele ki iyi bir oyuncudan söz ediyorsak, hakikaten üzülüyorum, kendi geleceğime, yaşlanınca başıma geleceklere dair iyimserliğimi yitiriyorum, depresyonlarım depreşiyor.

CASTING VE MAKYAJ
Casting, yerli dizilerde izleyiciyi hikayenin içine çekeceğine, dışına iten öğelerin başında geliyor; makyaj da hediyesi. Bir kez de bir dizide hikayeye kaptırıp, dizi dünyasının içinde kalayım. Bu oyuncularla, bu ifadelerle, bu saçla başla mümkün mü?

- Köyde geçen dizi izliyorsun, esas kızın annesi botoxlu. Babası desen, kazıtık kafası, pis sakalı ve solcu / sağcı arası bohem bıyığıyla, köy kahvesinden ziyade Cihangir kahvesinde oturuyormuş gibi geriniyor. Sanki birazdan tarlasına dönmek için eşeğe değil de BMW RS1200 motoruna binecek.

- “Tarihi Dizi” iddiasıyla yapılmış prodüksiyon izliyorsun, dünyanın parasını döküyorlar tanıtımına ıncığına cıncığına, başroldeki teyzemizin yüzünden solaryum ışını ve kozmetik kokular fışkırıyor. Sanki birazdan sarayın seyisbaşı Ahmed Efendi’ye jipini hazır ettirip Şehr-i Etüler’e  alışverişe gidecek.

- Yine tarihi bir yapımda delikanlı savaşçı tiplemesine bakıyorsun, adam metroseksüel kavramının arketipi. Kafada kavukumsu bir kumaş, Colgate beyazlığında nal gibi protez dişler, solaryumda çifte kavrulmuş ten, cetvelle yapılmış sakal tıraşı ve “Aldılar beni!” diye bağıran bir çift kaş. Sanki padişahı için değil de, Mayadrom’daki 2+1′i almak için savuruyor kılıcını.

KONU
“Büyük zihinler düşünceleri, ortalama zihinler olayları, küçük zihinler ise kişileri tartışır” şeklindeki, Eleanor Roosevelt’e atfedildiğini demincek öğrendiğim lafı seviyorum. Yerli dizilerimizde tema ne olursa olsun, maalesef olay eninde sonunda “kim kiminle nerede nasıl” oyununa dönüyor. Yoksa öyle durmadan bakışıp, bağrışıp, ağlaşmakla 1,5 saat geçer mi?

Yola ister epik, ister politik, ister dönem dizisi çekmek niyetiyle çıksınlar, ne yapıp edip diziyi pembeleşinceye kadar kısık ateşte kavuruyorlar ve izleyiciyi aşk üçgenlerine hapsedip, entrikaya boğuyorlar.

Yabancı diziler çok mu farklı? Hayır, onlarda da melodramatik üçgenler, entrikalar hırla gürle gidiyor ama çatı fikirden (örneğin bir tarih dönemi, uzay ortamı, mahkeme, hastane; artık tema her ne ise) bu kadar uzaklaşılmıyor. Bir uzay dizisi, uzay konusu için izleniyor; entrikası da tuzu biberi oluyor.

Bizde sistem nasıl işliyor?
Seç temayı
Kur dekoru
Dik kostümü
Daya entrikayı… Aman sabahlar olmasın!

Anlamadığım bir şey varsa, o da yurdum insanının dram sevdası. Yahu güzel kardeşim, sen dramın en hakikisini zaten günlük hayatında, izlediğin haberlerde yaşamıyor musun? İçinin gün boyu katıldığı yetmiyor mu? Hala inatla aldatma, alengir, tecavüz, nefret ve eziyet arayan ruhunu neyle, nasıl tamir etmeli?

Öte yandan, iddia ediyorum ki şu ülkede gurur duyabileceğimiz bir tek konu varsa o da mizah. Mark Twain “cennette mizah yoktur” diyerek durumu çok güzel açıklamış aslında: Bizler cehaletin, sefaletin, adaletsizliğin, saygısızlığın, hoşgörüsüzlüğün, gerikafalılığın ve gerizekalılığın içinden dünyanın en parlak, en dahiyane mizahını çıkarabilme yetisine sahibiz. Hiçbir yerdekine benzemeyen “geyik muhabbeti” denen şeye sahibiz bir kere. Fakat her ne hikmetse her 10 diziden 9′u dram, 1′i mizah. Sanki “çok acayip” dramlar çekmeyi beceriyormuşuz gibi! Komedi dizisi çekildi de izlemedik mi? Seve seve izledik.

YERLİ DİZİ DÜNYASININ GELECEĞİ
Burdan tüm diziciyanlara, yani Cihangir’in yeni sahiplerine hoş bir sadayla seslenmek istiyorum: Dünyanın bir yazı, bir kışı vardır; her mumun bir ucu, bir dibi vardır. Ve sizinki yolu çoktan yarıladı.

Artık, bizi son 5-10 yıldır yerlerde sürünen oyunculuklara, floresan ışığı fışkırtan fakir sinematografilere, oturmayan dublajlara, fenalık geçirten müziklere ve “yok artık” dedirten senaryolara mahkum bırakan vizyon fakiri medya çakalları, donanımsız ama uyanık değnekçiler, ve bir buçuk saatlik dizi çektirip, çekeni de izleyeni de hasta eden televizyoncular; Cihangir’deki evlerinin kiralarını ödeyebilmeye devam etmek istiyorlarsa kendilerine çekidüzen vermek zorunda kalacaklar. Zira uzun bir süre ortamı boş bulup bol keseden atıp tuttular ama artık milletin gözü açıldı. Bu koca pazarı sizlere yar etmeyecekler. En azından ben öyle olacağını hayal ediyorum, olmazsa da torrentsporla ecnebi dizi keyfine devam.

 

Not: Başlık fikrini veren Tedir Ana’ya teşekkürlerimle.

In The Tabele, Some Big Okazyons

Birkaç gün önce arabayla İstanbul’un güzide semtlerinden birinden geçerken yolda çok acayip bir tabela görmüş, fakat basiretim bağlandığı için yanında durup o güzel görüntüyü fotoğraflamayı becerememiştim.

İnternetlerde düzgün bir kaynak bulamayınca, bu gece sadece o tabelayı fotoğraflamak için evden çıktım ve görevi tamamlayıp üsse döndüm. Biraz kötü çıktı ama derdini anlatıyor:

In the tabele

Belki çok iyi bir anaokuludur, kurumla ilgili alıp veremediğim hiçbir şey olamaz zira tanımıyorum kendilerini. Ama halkla ilişkiler aşkına biri beni aydınlatsın, “Bilmiş Çocuk” nedir allasen? Bir çocukta aranacak en son özelliği, bir anaokuluna isim olarak seçmek niye?

Sanırım bazı insanları asla anlayamayacağım. Arkadaşı hevesle kendisine yaklaşıp “Abi anaokulu açıyorum, ismini de BİLMİŞ ÇOCUK koyuyorum, nasıl?” dediğinde, sahte bir samimiyetle “Aaa ne güzel, hayırlı olsun, çok güzel düşünmüşsün!” diyebilen; yakınlarını, sevdiklerini kollamayan insan tipini kastediyorum, işbu ismi akledenleri değil. Onların durumu zaten tabela gibi ortada.

Peki bu girişimciler eğitim – bakım – danışmanlık çalışmalarını genişletecek olsalar, yeni kurumlarına ne gibi isimler koyarlar acaba?  Benim hayalimde canlandırdığım tabelalar şunlar:

Bilmiş Çocuk'un dedesi için...

Bilmiş Çocuk'un ebeveynleri için...

Bilmiş Çocuk'un abi ve ablaları için...

Hipstırt

Yerli hipsterlara verilen genel ad. Hipster kültürünün Türkçesi, hipsterlığın “tırt” hali. Belirtmekte yarar var, kimi dilbilimciler “hipstırt” kelimesinin “hipster Türk”ün kısaltması olduğunu savunagelmişlerdir.

ABD’de ilk kez 1940′larda Beat kuşağı döneminde ortaya çıkıp, 1990′larda indie rock camiasında tekrardan dirilen, popüler kültüre ve ana akıma karşı durayım derken 2000′lerin sonlarına doğru internetin de yardımıyla karşı durduğu şeylerden beter konuma düşen hipsterlık müessesesi, her şeyi 10 sene geriden, yalan yanlış takip eden gençlerimiz tarafından ülkemizde de oluşturulmaya çalışılmaktadır.

Neyse, genç olsun güç olmasın diyor ve hipstırt gençlerimize ışık tutmasını dileyerek, İKKMKB ekibinin* katkılarıyla hazırlamış olduğum düşük bütçeyle hipstırt imajı oluşturma rehberini huzurlarınıza sunuyorum:

hipstırt

Düşük bütçeyle hipstırt imajı oluşturma rehberi

 

* FY, BCÖ, MY’ye teşekkürlerimle.

Evlence Programı

Evlenirken eğlenmek ve daha da fenası eğlenirken evlenmek isteyenleri bir potada eriten televizüel program konsepti. Aklı selim bünyelerde tipik olarak kısa vadede şok etkisine, orta vadede kabullenmeye, uzun vadede balataların hepten yanmasına yol açar.

Uzmanlar evlence programı takipçilerine, yaşamsal fonksiyonlarını devam ettirebilmeleri için sağlık & beslenme programlarını, günün sonunda her şeyi unutup uyuyabilmeleri için de yerli dizileri önermektedirler.

Ne Çıkarsa Bahtına: Derdini en iyi anlatan, dahiyane evlence programı isimlerinden biri.

 

Sosyal Medya Teşhirciliği Rehberi

Bayram tatilini geride bıraktığım şu saatlerde, oturup size ne kadar şahane bir tatil geçirdiğimi anlatmayacağım. Zira yoğun bir insanım ve Maldivler’den girsem, Bali’den çıkmam gerekecek ve tüm tatil deneyimimi paylaşacak zamanım yok.

Bugün sizlere balık vermeyip, balık tutmayı öğreteceğim. Zira bayramda biriken fanlarımı limitli profilime kabul etmek için bir kereliğine Facebook’a girecek oldum, aman Allah’ım o da ne: The Scene kan ağlıyor! Lifestyle yerlerde sürünüyor… Eş dost saydığım insanlar bile “ben de burdayım Feysbuk!” diyerekten tatillerine dair yüz karartıcı, stilden, trendden yoksun sosyal paylaşımlarda bulunmuşlar. Spesifik örnek verirdim ama, kimseyi rencide etmek istemiyorum.

Gelin bu geçtiğimiz bayramın sosyal medyadaki sefil yansımalarının üzerine kalın bir örtü çekelim ve önümüzdeki tatil, gezi ve hovardalıkları tam randımanla paylaşmak için neler yapmalıyız, onu öğrenelim (“öğrenin” demek istiyorum, ben zaten biliyorum):

1) iPhone şart.
Üzgünüm ama evet. Hatta iPhone 4 ya da üstü lazım. Daha ilk maddeden çaktıysanız, bu sayfayı bookmark edin, gidin alın bir tane iPhone, yazıya kaldığınız yerden devam edersiniz.

2) Instagram, Hipstamatic kullanın.
Bilmeyenler için altyazı geçiyorum, bu iki iPhone uygulaması, sosyal medyada fotoğraf paylaşımının olmazsa olmazı. Neden? Çünkü fotoğraflarınız lifestyle’ınızı yansıtabilmeli, hem retro hem modern durabilmeli ve konturları azıcık yanık / yıpranmış durmalı. Paylaştığınız fotoğrafınızın altında çıkacak “mobil ile”, “instagram ile” vb. ibareler de cabası.

UYARI: Sakın gidip ezik gibi dijital kamerayla fotoğraf çekip, sonucu oraya buraya elden yüklemeye kalkmayın. 90′larda değiliz artık. Hayır, Sepia preseti de kurtarmaz, komik olmayın.

3) Yemek fotoğrafı paylaşın.
Tatile gidip, orada yediğiniz yemekleri cümle alemle paylaşmamak mı? Şaka yapıyorsunuz herhalde sevgili tatilciyan. Somali mi burası? Tabi ki yemek fotoğrafları pay-la-şı-la-cak. Fotoğraflar sipariş yeni geldiğinde, masa hınca hınç yemek doluyken çekilmeli ki, kadraj kaloriyle dolsun, iştahlar açılsın. İleri demokrasilerde insanlar yemeğin sonunda ödedikleri hesabı da sosyal medyada paylaşıyorlar ama maalesef Türkiye buna henüz hazır değil.

4) Tatil arkadaşlarınızla sosyal medya üzerinden iletişim kurun.
Arkadaşınız  isterse odasında, isterse yanınızdaki şezlongda olsun, farketmez. Birbirinizin fotoğraflarını çekin, tagleyin, birbirinizin paylaşımlarını “like” edin. Yemek fotoğraflarının altına “afiyet olsun! ehehe”, “offf seninki çok güzel duruyo versene biraz eki eki” benzeri esprili minik yorumlar serpiştirebilirsiniz. Burada maksat, paylaşımların reytingini paylaşan arkadaş sayısıyla çarpmak. Unutmayın, muhabbete ne kadar çok lokal insan dahil olursa, sizin o şahane tatil deneyimlerinizden o kadar çok sosyal medya kullanıcısı sebeplenir.

5) Facebook Places, Foursquare: Bunlar yoksa mekan gezmeyin daha iyi.
2011′in sonuna yaklaştık, hala Facebook’ta “alaçatının akşamlarıda bibaşka güzel! :D” benzeri REZİL, ilkel paylaşım şekillerine rastlıyorum. De bağlacının bitişik yazılması ve benzeri yazım hatalarını geçtik diyelim. Kardeşim, GPS’in de mi yok? Check in edeceksin Places veya Foursquare ile, biz de belgesiyle göreceğiz nerede olduğunu. Bu ne laubaliliktir anlamıyorum. Tüm Facebook camiası toplanmış, senin hangi venüde olduğunu öğrenmeye çalışıyoruz, sen gitmiş “alaçatıda” gibi hem zevzek, hem muğlak mesajlar post ediyorsun. Check in etsen ne güzel göreceğiz “x was at Alaçatı Fun Fin Ski Beach Club” diye. (Bu bölümde “sen” diye konuşarak olaya dinamizm kattım ama aslında lafım bu hataya düşen herkese…)

UYARI: Ola ki sizin bulunduğunuz “fikfok sunşayn kılap”a bir tanıdığınız check in etti. Sakın ha bu kişiye özel mesaj veya telefonla ulaşmaya kalkıp sosyal medya reytinginizi heder etmeyin. Çok pişman olursunuz. Yapmanız gereken, işbu kişinin check in mesajının altına “nerdesin yaa göremiorum, fun skilerin ordayım” benzeri, ilgi çekecek koordinatlar da içeren bir yorum yazmak. Bu sayede sosyal medya bilinirliğinizi garantiye alacak ve kim bilir, belki başka sosyal medya arkadaşlarınızla karşılaşacaksınız.

6) Ayaklı tatil fotoğrafı: Doğru kişi olduğunuzdan emin misiniz?

Tatilde ayaklı poz şart değil.

Plajda uzanmış yatan kişinin ayaklarını kadraja dahil ederek kumsal / deniz manzaralı fotoğraf çekmesi ve bunu paylaşması, meşakkatli ve riskli bir iştir. Bu bayramda da, cahil cesaretiyle bu tarzda eser vermeye çalışan gariban amatörler yüzünden yemin ediyorum midem kalktı.
Kadınlar: Pedikürü sakın ihmal etmeyin, ayaklarınıza çok güveniyor olsanız da, fotoğrafı 3-5 dobra arkadaşınızın onayını almadan yayınlamayın.
Erkekler:  Saçmalamayın. Kimse sizin kıllı ayaklarınızı görmek istemiyor. Sakın ha. Saçmalamayın.

Bu gibi artistik pozların altından kalkamayanlar, biraz paraya kıyıp bir Jet Ski kiralayarak veya yalandan iki kite surf tutarak, fazla riske girmeden “ben de burdayım!” diyebilirler.

7) Bilgi vermeyin, ilginçlik yapmayın.
Gittiğiniz yerlere dair kültürel, tarihi veya sosyal ilginçlikleri paylaşımlarınıza katarak insanların içini baymayın. Mesajlarınız “sizin tatilde olduğunuz gerçeği”nin dışında bir artı değer içermemeli, insanları düşünmeye veya öğrenmeye sevk etmemeli. Aksi takdirde konuyu saptırmış olursunuz. Gerek yok.

Bu tatilin, bu sosyal mecranın, bu hayatın kahramanı sizsiniz. Fikirlerin kişiler (siz) ve olayların (yemekleriniz) önüne geçmesine izin vermeyin.

Yolu sosyal medyadan geçen herkesle bir gün, bir yerde check in ederiz.

 

Primata Bağlamak

Duygusal ilişkide hayvansal içgüdülere yenik düşüp, defansif ve hatta kimi zaman ofansif tavır takınmak. Başka bir deyişle, sevdiceği alenen kıskanmak, tehdit unsurlarına karşı pozisyon almak. Doğadan sofranıza, sevgiyle.

Primata bağlamak

Primata bağlantı sağlandı (1000 kB/s)

Günümüz erkeğine hiç yakıştırılmıyor bu hareket doğrusu! Cık cık cık… Halbuki Cosmopolitan Sokak, Sex and The City Apartmanı sakinlerinin unuttuğu bir iki şey var:

1) İnsan da primat.
2) Primat da can.

Herhalde bunu söyleyen ilk erkek olmayacağım ama; kadınlara yönelik bilimum film, dizi ve yazılı basın tarafından pompalanan “modern, anlayışlı, sadık, uysal ama gerekli durumlarda (?) her yerinden viril viril testosteron akan erkek” profili, kanımca deli saçmasından başka bir şey değil. Bu bağlamda, “beni tutkuyla sevmeli ama kıskançlık yapmamalı” diyen kadına da, “deli gibi seviyorum ama kıskançlığım yoktur” diyen erkeğe de hayatta başarılar diliyorum.

Ey trendy and friendly insanlar silsilesi, gelin şunu kendimize itiraf edelim: iş duygusal ilişkiye, sadakate, cinselliğe geldiği zaman medenilik, modernlik, “cool”luk ve anlayış bir yere kadar. İçimizdeki primatla barışalım ki kalpler kırılmasın, hayaller yıkılmasın.

Ben sevdicekle ilgili hususlarda içten içe primata bağlamakta, hatta kimi zaman o primatın kafesini açmakta beis görmüyorum. Zira o pek modern ve ışıltılı şehir yaşamının bir o kadar modern ve hipstamatik insancıkları arasında da, özünde orman kanunları geçerli.

Bildiğin orman işte, erkekler güç yarıştırıyor, kadınlar ilgi çekiştiriyor vesaire… Haliyle, eğer sevdiğimi sevebilmeye devam etmeyi gerçekten istiyorsam, yukarıda bahsi geçen Cosmopolitan erkeği gibi davranma lüksüm yok. Aksi takdirde oyunu kurallarına göre oynamayı bilen bir başka primat gelip, sevdiceğimi elimden çat diye kapar ve ben köşeme çekilip modern ve anlayışlı bir şekilde ağlamak zorunda kalırım. Hiç görmediğiniz, duymadığınız bir senaryoymuş gibi yapmayın allasen; biz ne modern çiftler gördük, zaten yoktular.

Tabi ki, primata bağlamak halk içinde goril taklidi yapmak olarak algılanmamalı. Hangi ormanın sakiniyseniz, o ormanın kurallarıyla oynamalısınız oyunu. Mesela bir Cihangir Primatı rakibini modern sanatla döverken, bir Bebek Primatı bunu Lamborghini’siyle yapacak, öte yandan Fikirtepe’deki hemcinsleri ise hakyemeze başvuracaktır.

İş ki insanın karşısına içindeki primatın kafesini açmasına değecek bir insan çıksın, iş ki o primat ormanında hayatta kalmanın kurallarını bilsin.