Seyircinin Suçu Ne?

Çoğu insan gibi ben de dizi izlemeyi seviyorum. Filmin kalbimdeki yeri ayrı ama dizide alışılagelmişin konforu var; karakterler aynı, ortam aynı, konular aynı… Şu modern ve sefil dünyamızda, hangi düşünen hayvan daha az beyin hücresiyle daha uzun süre oyalanmaya ihtiyaç duymaz ki?

Gel gör ki yerli dizi bende maalesef alerji yapıyor. Herkesin bir dizi akşamı var, her akşamın bir dizisi var, bende tık yok; havam batsın. Halbuki ben de denedim yerli dizi izlemeyi. Yerli dizi yerlisi dostlarımın yanında, onların örf ve ananelerine göre hareket etmeye, onlarla coşup onlarla ağlamaya çok gayret ettim ama, ı-ıh.

Önyargım yok mu? Bittabi var, ama onlar da yoktan varolmuyor. Neden yerli diziler izlenemiyor ya da ben onları izlememeyi seçiyorum? İşte bulabildiğim birtakım sebepler:

Bir kere böyle bir durum var. Haklı adam(lar).

FRAGMANLAR
Fragman dediğin, öznesi olan dizi veya film hakkında merak uyandırmalı, bir konu belirtmeli, gerekirse karakterlere girizgah yapabilmeli. Yurdumun dizi fragmanlarında bu işlevlerin esamesi okunmuyor. Tipik bir yerli dizi fragmanı 3 ana hareketten oluşmakta:

1- Bakışma: Ekmeğini anlam yüklü bakışlarından çıkaran doğuştan aktör ve aktrisler, kadraj dışında kalan esrarengiz hedeflere çok acayip bir ciddiyetle, uzuuuun uzun, kötü kötü bakmaktadırlar. Bu ciddi ifadeler, tercihen en kalınından bir MIDI piyano tuşu darbesiyle desteklenmektedir. Çok acayip gerginlikler senaryoda kol gezmektedir. Bütün dizi ahalisi gergindir… Veee..

2- Bağırma: ASLINDA BUNA “DİZİ TİPİ KONUŞMA” DA DİYEBİLİRİZ ÇÜNKÜ BİR FRAGMANDA BAĞIRMADAN KONUŞAN BİR OYUNCU GÖRMEDİM, ANLADIN MI BENİ? ANLADIN MI ALLAH’IN BELASI! BİTTİN SEN ARTIK BİTTİN! FRAGMANIN SONUNA KADAR TEYZESİNDEN YEĞENİNE, POS BIYIKLI AMCASINDAN NİSPETEN İNCE BIYIKLI BIÇKIN DELİKANLISINA DEĞİN AĞZINI AÇAN HERKES BİRBİRİNE BAĞIRACAK! BU KANALI, BU FRAGMANI SANA DAR EDECEKLER! GERİLİN ULAAAAĞĞĞNNNN! YERLİ DİZİ BURASI! BAĞIRMAYAN KALMASIN HHÖÖÖAARGHGH!

 3- Ağlama Zırlama Gülme Sarılma: “Vay be, bu dizide insana dair her duygu işlenmiş, şiddet de var, acı da, sevgi de!” dedirten fragman hareketi de bu final hareketidir. Karakterlerimiz ne acılar çekiyordur, kimler kimleri aldatıyor, kimler kimleri dütüyordur kim bilir… Ama hayat şizofrenik de olsa devam ediyordur! Bir gülümseme, bir bakış, bir umut! Senfoni gibi dizi valla, inişler çıkışlar… Kesin izlenir bu dizi. Dramanın, toplu histeri krizinin dibini görmeyen bizden değildir.

OYUNCULAR
Tipik dizi oyuncusu profillerimiz aşağıdaki gibidir:

1) Esas Kız ve Rakipleri
Güzelliğin simgesi boncuk mavisi gözler, saflığın simgesi beyaz ten ve yerliliğin simgesi koyu renk saç, esas kızımız için optimum formüldür. Hele yeşil gözünüz varsa komple yırttınız demektir. Öte yandan, gözleriniz de saçınız gibi siyahsa size yardımcı kadın oyuncu rolünü öneriyoruz. Teniniz de esas kızdaki kadar beyaz olmak zorunda değil. Buğday ten ikinci rollerde iyidir, saflıktan uzaktır, işe entrika katar. Keza sarışınlar için durum farklı değil. Türk erkeklerinin çoğu öncelikli olarak sizi arzuluyor olsa da, esas kız olmanız çok zor. Senin görevin cicim, tabi eğer kabul edersen, esas oğlanı ayartıp esas kızdan alıkoymak. Bu rol kendini 10 bölüm içerisinde yok edecektir. İyi şanslar.

2) Esas Oğlan ve Türevleri
Bu rolün formülü nispeten basit. Esmer Türk yakışıklısı olacaksınız, delikanlı olacaksınız, pis sakalınız olacak. Zaten aksi bir profil düşünülemez çünkü memlekette başka türlü adam pek yok… Kırk yılın başında sarışın bir Türk erkeği doğuyor, onu da zaten sorgusuz sualsiz esas oğlan yapıyorlar, Allah herkese sarışın Türk erkeği kısmeti versin.
Öte yandan kimi durumlarda bırakın sarışın olmayı, yakışıklı olmanıza bile gerek olmayabilir. Siyah saçlarınız, yovuşak ve sünepe ifadeniz, pis sakalınız ve beyaz gömleğiniz, alemin en delikanlı esas oğlanı rolünü kapmanız için yeterli olabilir. Zaten bu tarz esas oğlanlara özenen karbondioksit sızıntısı genç izleyiciler de hayatlarında en iyi ihtimalle söz konusu karaktere benzeyebilecekleri için, alan memnun satan memnun, reytingler tavan.

3) Teyzeler ve Amcalar
Ben en çok bu gruba üzülüyorum. Yıllarını tiyatroya, sinemaya vermiş emekçi amcalar ve teyzeler, dünyanın en ucuz dramlarında dünyanın en klişe kötü adamlarını, pos bıyıklı yufka yürekli babalarını, entrikacı kadınlarını ve acıdan bitap düşmüş analarını oynamak durumunda kalıyorlar. Hele ki iyi bir oyuncudan söz ediyorsak, hakikaten üzülüyorum, kendi geleceğime, yaşlanınca başıma geleceklere dair iyimserliğimi yitiriyorum, depresyonlarım depreşiyor.

CASTING VE MAKYAJ
Casting, yerli dizilerde izleyiciyi hikayenin içine çekeceğine, dışına iten öğelerin başında geliyor; makyaj da hediyesi. Bir kez de bir dizide hikayeye kaptırıp, dizi dünyasının içinde kalayım. Bu oyuncularla, bu ifadelerle, bu saçla başla mümkün mü?

- Köyde geçen dizi izliyorsun, esas kızın annesi botoxlu. Babası desen, kazıtık kafası, pis sakalı ve solcu / sağcı arası bohem bıyığıyla, köy kahvesinden ziyade Cihangir kahvesinde oturuyormuş gibi geriniyor. Sanki birazdan tarlasına dönmek için eşeğe değil de BMW RS1200 motoruna binecek.

- “Tarihi Dizi” iddiasıyla yapılmış prodüksiyon izliyorsun, dünyanın parasını döküyorlar tanıtımına ıncığına cıncığına, başroldeki teyzemizin yüzünden solaryum ışını ve kozmetik kokular fışkırıyor. Sanki birazdan sarayın seyisbaşı Ahmed Efendi’ye jipini hazır ettirip Şehr-i Etüler’e  alışverişe gidecek.

- Yine tarihi bir yapımda delikanlı savaşçı tiplemesine bakıyorsun, adam metroseksüel kavramının arketipi. Kafada kavukumsu bir kumaş, Colgate beyazlığında nal gibi protez dişler, solaryumda çifte kavrulmuş ten, cetvelle yapılmış sakal tıraşı ve “Aldılar beni!” diye bağıran bir çift kaş. Sanki padişahı için değil de, Mayadrom’daki 2+1′i almak için savuruyor kılıcını.

KONU
“Büyük zihinler düşünceleri, ortalama zihinler olayları, küçük zihinler ise kişileri tartışır” şeklindeki, Eleanor Roosevelt’e atfedildiğini demincek öğrendiğim lafı seviyorum. Yerli dizilerimizde tema ne olursa olsun, maalesef olay eninde sonunda “kim kiminle nerede nasıl” oyununa dönüyor. Yoksa öyle durmadan bakışıp, bağrışıp, ağlaşmakla 1,5 saat geçer mi?

Yola ister epik, ister politik, ister dönem dizisi çekmek niyetiyle çıksınlar, ne yapıp edip diziyi pembeleşinceye kadar kısık ateşte kavuruyorlar ve izleyiciyi aşk üçgenlerine hapsedip, entrikaya boğuyorlar.

Yabancı diziler çok mu farklı? Hayır, onlarda da melodramatik üçgenler, entrikalar hırla gürle gidiyor ama çatı fikirden (örneğin bir tarih dönemi, uzay ortamı, mahkeme, hastane; artık tema her ne ise) bu kadar uzaklaşılmıyor. Bir uzay dizisi, uzay konusu için izleniyor; entrikası da tuzu biberi oluyor.

Bizde sistem nasıl işliyor?
Seç temayı
Kur dekoru
Dik kostümü
Daya entrikayı… Aman sabahlar olmasın!

Anlamadığım bir şey varsa, o da yurdum insanının dram sevdası. Yahu güzel kardeşim, sen dramın en hakikisini zaten günlük hayatında, izlediğin haberlerde yaşamıyor musun? İçinin gün boyu katıldığı yetmiyor mu? Hala inatla aldatma, alengir, tecavüz, nefret ve eziyet arayan ruhunu neyle, nasıl tamir etmeli?

Öte yandan, iddia ediyorum ki şu ülkede gurur duyabileceğimiz bir tek konu varsa o da mizah. Mark Twain “cennette mizah yoktur” diyerek durumu çok güzel açıklamış aslında: Bizler cehaletin, sefaletin, adaletsizliğin, saygısızlığın, hoşgörüsüzlüğün, gerikafalılığın ve gerizekalılığın içinden dünyanın en parlak, en dahiyane mizahını çıkarabilme yetisine sahibiz. Hiçbir yerdekine benzemeyen “geyik muhabbeti” denen şeye sahibiz bir kere. Fakat her ne hikmetse her 10 diziden 9′u dram, 1′i mizah. Sanki “çok acayip” dramlar çekmeyi beceriyormuşuz gibi! Komedi dizisi çekildi de izlemedik mi? Seve seve izledik.

YERLİ DİZİ DÜNYASININ GELECEĞİ
Burdan tüm diziciyanlara, yani Cihangir’in yeni sahiplerine hoş bir sadayla seslenmek istiyorum: Dünyanın bir yazı, bir kışı vardır; her mumun bir ucu, bir dibi vardır. Ve sizinki yolu çoktan yarıladı.

Artık, bizi son 5-10 yıldır yerlerde sürünen oyunculuklara, floresan ışığı fışkırtan fakir sinematografilere, oturmayan dublajlara, fenalık geçirten müziklere ve “yok artık” dedirten senaryolara mahkum bırakan vizyon fakiri medya çakalları, donanımsız ama uyanık değnekçiler, ve bir buçuk saatlik dizi çektirip, çekeni de izleyeni de hasta eden televizyoncular; Cihangir’deki evlerinin kiralarını ödeyebilmeye devam etmek istiyorlarsa kendilerine çekidüzen vermek zorunda kalacaklar. Zira uzun bir süre ortamı boş bulup bol keseden atıp tuttular ama artık milletin gözü açıldı. Bu koca pazarı sizlere yar etmeyecekler. En azından ben öyle olacağını hayal ediyorum, olmazsa da torrentsporla ecnebi dizi keyfine devam.

 

Not: Başlık fikrini veren Tedir Ana’ya teşekkürlerimle.

Uzaktan Kumanda Bir Tercihtir, Dayatılamaz

Uzaktan kumanda cihazı dediğimiz buluşun en büyük özelliği nedir? Kolaylıkla kaybolması. İkinci en büyük özelliği nedir? Pilinin zırt pırt bitmesi. Üçüncü en büyük özelliği nedir? Yere düşmesi, üzerine bir şeyler dökülmesi; kısacası kolaylıkla bozulması.

Yıl olmuş 2011, Uzay Çağı’nı yemiş bitirmişiz, kıyamet kapıda, her şeyi icat etmişiz bir hacı leylek kalmış. Gelin görün ki, dünyaya muhtemelen uzaktan kumandayla gelmiş birtakım mühendisler hala inatla uzaktan kumandasız çalışamayan cihazlar tasarlıyorlar.

Sanırsınız ki kendi evlerinde hiç kanape boşluğu yok, hiç uzaktan kumandalı cihaz yok ve hayatlarında hiç uzaktan kumanda kaybetmemişler. Heyula gibi bir cihazın (TV, DVD oynatıcı, müzik seti vs.), adeta kaybolsun diye tasarlanmış küçük bir cihaz yüzünden kullanılamaması durumu, hayatımızı kolaylaştırmak için uğraşan cevher mühendislerin akıllarının ucundan bile geçmiyor mu allasen?

Uzaktan kumandasız çalışamayan cihazlar hiç zahmet etmeselermiş, hepten çalışmasalarmış. Hayret bir şey.

Bu teoremi, kıçıkırık bir uzaktan kumanda yüzünden film izleme hevesi kursağında kalan, müziğini dinleyemeyen, klimasını çalıştıramayan veya garaj kapısını açamadığı için Porsche’sini Fiat’la değiştirmeye gidemeyen tüm teknoloji mağdurlarına adıyorum. Her insan evladı yakından kumanda hakkına sahip olmalıdır.