Götinsan

Yeni girdiğiniz bir ortamda, sizi tanımadan ve hakkınızda hiçbir şey bilmeden size sebepsiz yere “buraya hoş gelmedin”, “keşke hiç olmasan” benzeri sinyaller gönderen rahatsız insanlarla karşılaştınız mı? Ben çok karşılaştım, zira sakin güce dayalı prezansım bu tip özgüvensiz insanlarca hep ciddi bir tehdit unsuru olarak algılanmıştır. Neden sonra anlamaya başlarlar ki çabaları beyhude; isteseler de istemeseler de ben varım, afiderzeyn.

Bildiğiniz gibi bu arıza tipler okul, iş ve bilimum sosyal çevrede nursuz ifadeleri ve huysuz mizaçlarıyla kendilerini hemen farkettirirler. Akabinde yakın çevreleri de bu insanları şöyle açıklamalarla savunmak zorunda kalırlar:

Yeaurrrrayt.

Bu şekilde tasvir edilen Gerçi Özünde Temiz insanlardan, pratiklik adına G.Ö.T. insan olarak bahsedeceğiz. Ya da direktman götinsan diyelim, evet, bu daha kompakt.

Kafamı kurcalayan şey şu:
Nasıl oluyor da bu götinsanlar, siz kendinizi onlara “kabul ettirene” kadar size negatif davranmayı kendilerine hak görebiliyorlar? Neden götinsanlar kredilerinin sunacakları değil, kazanılması gereken bir şey olduğunu sanıyorlar? Hatta, ne cüretle böyle sanabiliyorlar?

Kredi Hadisesi
Götinsanı normal insandan ayıran unsurların başında kredi hadisesi geliyor. Peki krediyle neyi kastediyoruz? Bir nevi kişisel ülke puanı.

0 kredinin en kötü insana, 10 kredi de en iyi insana tekabül ettiğini varsayarsak, götinsan size tanışmanız esnasında 0 ila 2 kredi veren insandır. Normal (benim normlarıma, yani evrensel hakikate göre normal) bir insan ise yeni tanıştığı birine nerden baksan bir 7-8 kredi vermelidir. Kafadan 10 kredi verene ise, bizim orda enayi derler. Bugün bir 10 numara insan olmak kolay değil.

Tanışmak (işteş fiil, karşılıklı eylem)
Tanışmayı karşılıklı bir kredi alışverişi olarak düşündüğümüzde, ben karşımdaki yeni insana helalinden 7-8 kredi verirken, o bana 0-2 kredi veriyorsa, o sosyalleşmede bir götlük vardır. O zaman ben de verdiğim krediyi ŞAK diye geri alır, karşımdakine götinsan yaftasını yapıştırıveririm, göt gibi kalakalır.

Götinsan.

Götinsan seni.

Elde kalan nedir: kredibilitesi düşük, verimsiz ve huzur bozucu bir diyalog. Empati yoksunu insanlar. Sevimsiz bir toplum. Mutsuz bir yaşam. Hastalıklar. Acı. Nefret. Savaş. Kan. Ölüm. Küresel ısınma. Çok uluslu şirketler. Sansür. Minibüs. Yaptığını beğendin mi götinsan?

İyi Niyet
7-8 kredi aslında iyi niyetten başka bir şey değil. İyi niyetli olmak da her zaman iyimser veya enayi olmak anlamına gelmiyor. Hayata bakışınız istediğiniz kadar kötümser, sarkastik olsun, yeter ki niyetiniz iyi olsun. Bir götinsan değilseniz, olmalı da.

Merak etmeyin, muhatabınız cömertçe verdiğiniz o 7-8 krediyi hak etmiyorsa, üstünü zamanla geri alacaksınız. Krediler sizin en nihayetinde. Dürüst olmak gerekirse, dağıttığınız kredilerin büyük kısmını zaten geri toplayacaksınız çünkü memlekette hıyar çok. Gel gör ki, yargısız infaz yapmaya kimsenin hakkı yok.

“Götinsan götinsan diyosun ama, naabalım yani elalemin yalakası mı olalım, yovuşak mı olalım?” dediğini duyar gibiyim gururlu götinsan. Haklısın. Senden daha beter bir şey varsa, o da sahte samimiyet. Fakat götinsanlıkla sahte samimiyet arasında bayağı kalın bir çizgi, hatta bir şerit var. İçinden nezaket, saygı, empati, özgüven vesaire geçiyor… Genel bir insanlık şeridinden bahsediyoruz, orda hepimize yetecek kadar yol var. Başka bir deyişle dostum, sıradaki türkümüz sana geliyor: “Yolum İnsanlık Yolu”. Zırı zannnnnn.

Çevremizdeki Götinsanlar
Yakın çevremde de hayli götinsan var. Bazılarına mecburiyetten katlanıyorum, bazıları ise sevdiğim, kadim arkadaşlarım; zira “tanıyınca çok iyi” insanlardır gerçekten de. Ama onları yeni birileriyle tanıştırmak, karın ağrısından başka bir şey değil. Lüftediyorlar. O yüce, eşsiz, kusursuz sosyal dünyalarının sınır kapısına gelip dayanmış yabancıyla ıkınarak, lütfen tanışıyorlar. Kıçımın kenarları. Sanki karşınızdaki ölüyor sizinle tanışmak için.

İçimizdeki Götinsan
Kim bilir, belki ben de geçmişte yeni tanıştığım birilerine götinsanca davranmışımdır. O birilerinden özür dileyeyim bu vesileyle. Hayret valla, nasıl olmuş ben de anlamadım… Primata falan bağlamış olmayayım? Aslında beni biraz tanısanız, özümde çok iyi bir insanımdır, işte efenim sadece yabancılara karşı biraz bıybıy da bıybıy… Bırak allasen.

Krişnamurti Şoförüm Olsun 500 Milyon Borcum Olsun

Kimi günler vardır daha başlarken size yüzünü çevirir ya, işte bugün öyle bir gün oldu benim için. Kaldı ki bu konuda tecrübesiz falan değilim; baktım günün daha ilk etkinliğinde bir kerizlik var, hemen “tamam Ted sakin ol, fazla kurcalama, vücut onu kendiliğinden atar” taktiği uygulamaya çalışıyorum artık.

ZzZzııınNNnNnn

ZzZzıııonNNnNnn*

Fakat bu taktik nerdeyse hiçbir zaman işe yaramıyor. İşlerin saçma gideceği varsa, saçmalıklar doygunluğa ulaşana kadar her şey inadına ters gidiyor. Böyle durumlarda ters tarafımdan kalktığımı falan asla kabul etmiyorum. Bilakis, dünya tersine dönmüş şekilde karşılıyor beni. Ben ne kadar iyimser ve tersliğin farkında olmaya çalışsam da, dış etkenler benimle uzlaşmamakta inat ediyor. O zaman ne halleri varsa görsünler kardeşim. Hayret bişe!

İşte bugün de aynen bu şekil; huysuz, nemrut ve maalesef çok uzun bir gündü. İstanbul’u kilitleyen kar yağışı da gün sonu bonusu oldu bana. Hem trafik mağduru oldum, hem de bu acayip güne özgü bir şans olan, Boğaz Köprüsü’nü Yürüyerek Geçme Şansını ucu ucuna kaçırdım. Taksiyle köprünün üzerine çıktığımızda, atını alamayanlar Üsküdar’ı çoktan geçmişti yayan yayan.

Bense taksiciyle karda lastikler indirilmeli mi, şişirilmeli mi tartışması yapıyordum. Yanımdaki arkadaşım ve taksici, karlı havalarda lastiklerin nispeten inik olması gerektiği hususunda diretiyorlardı. Halbüse Demir Bükey’in de dediği gibi, karda lastiklerin basıncı düşürülmemeliydi. Bilakis, nispeten şişik bir lastiğin yolla temas ettiği yüzey daha dar olacağından, santimetrekare başına daha kuvvetli bir basınç söz konusu oluyordu. Haliyle şişik lastiğin inik lastikten daha iyi yol tutması gerekiyordu karlı havada.

İnat ettiler, dediler ki “temas yüzeyi genişledikçe yol tutuşu artar”. Kayak, sörf örneklerini verdim, dinletemedim. Dedim “bakın ben de sizin gibi biliyordum, hatta Demir Bükey aksini söylediğinde çok şaşırmıştım, onun için aklımda bu kadar net kaldı bu şişik lastik işi, inanın bana”. I-ıh. Hadi yanımdaki arkadaşım zaten arabacı bir kişilik değil, sende de mi hiç tecrübe yok kaptan?

Bu vesileyle taksiciyi de karşıma aldım, inatlaşmasına da ayrı uyuz oldum; kısaca günüm aynen başladığı gibi devam ediyordu. Sonra arkadaşımı evine bıraktık ve nihayet kendi evimin yolunu tutabildim, nispeten inik ruh halimle.

Ne olduysa o anda oldu. Artık saat geceyarısı mı ne olduysa; taksi balkabağına, şoförü de Krişnamurti’ye dönüştü. 10 dakikalık yolda, adam pek çok insanın ölene kadar çözemediği bilimum mevzuyu şıp diye çözüverdi gözümün önünde. Ben sadece “çok doğru dedin”, “haklısın abi” ve “tamamen aynı düşünüyoruz” benzeri şeyler demekle yetindim. Hem de samimiyetle.

Neden iyi niyet? Kötülüğün faydası, zararı kime? Bu şehirde yaşanır mı? Yurtdışına gitsen ne yazar? Neden insanlar insanlıktan çıkıyor? Aklın yolu nedir? Ve daha niceleri…

Taksiden indiğimde, eve girene kadar kendi kendime “vay be… vay anasını… vay be… vay be…” diyip durdum. Sanki bu bitmek bilmeyen ters gün boyunca çatıştığım tüm insanların sağduyu ve mantığı bir yerlerde toplaşıp, geceyarısı oldu muydu bizim taksi şoförünün zihnine girmişti.

Nihayet günün saçmalıkları doygunluğa ulaşmış, bilge taksici sayesinde zihnimde havai fişekler gibi patlaya patlaya yok oluyordu. “Keşke her boktan gün böyle fantastik bir karakterle sonlansa” diye düşündüm. Hayat bazen ne garip, taksiciler falan…

 

* Photo by Eran Hakim

Toplum Sözleşmesi

Trafiğe can-ı gönülden inanıyorum. Hani “arkadaş tatilde tanınır” diye çok doğru bir laf var ya, aynı şekilde “toplum trafikte tanınır” diyebilecek kadar önemsiyorum insanların trafikteki davranışlarını. Huyum kurusun, bu da benim hıncallığım.

İstanbullulara trafik bazlı bir karakter tahlili yapacak olsam; şehircenek bencil, şerefsiz, vahşi ve her halükarda zeki çakallar olduğumuzu söyleyebilirim. İstanbul trafiğinin temel prensiplerini şu yazımda anlatmıştım. Bugün ise, olayın sosyo-psikolojik boyutlarına yelken açacağız.

Kaostan Doğan Düzen
Bir ara bir şehir efsanesi duymuştum; sözüm ona İBB bundan birkaç yıl evvel çok ünlü ve bir o kadar da ecnebi bir trafik uzmanını İstanbul’a davet etmiş. Trafik sorunumuzu çözmeye gelen eksper durumu incelemiş ve ”Hesaplarıma göre yoğun trafik saatlerinde şehrin bir yakasından diğerine geçmenin takriben 5 saat sürmesi lazım. Siz ne yapıp edip bu yolu 2 saatte gidebiliyorsunuz. Ne biçim milletsiniz lan, valla anladıysam Arap olayım! Fazla akbili olan var mı abiler?” demiş. Akabinde, trafiğimize dair hiçbir öneri getiremeden kıçın kıçın evine dönmüş.

Benim için İstanbul trafiği bir arena, bense sıradan bir gladyatörüm, naçizane. Adalet duygusu aşırı gelişmiş bir insan evladı olarak, doğduğumdan beri trafikle savaştım. Pusette agresyon yapmayı öğrendiğimde henüz konuşamıyordum bile. İlk bisikletimle korna kullanmayı, ikincisiyle selektör atmayı ve üçüncüsüyle rakibi sıkıştırarak terbiye etmeyi çözdüm. Ehliyet kursunda burslu öğrenci olarak okudum ve motor sınavında ilk 100′e girdim. Ben bu arenaya yıllarımı, karoserlerimi vermişim. Arabamdaki göçük ve çizikler, yaşlı bir gladyatörün yorgun fakat muzaffer bedenini süsleyen yara izlerinden farksız.
Bir trafik veteranı olarak artık kısa küfürler etsem de, hala bazen kendimi kaybedip bu deli saçması trafikle inatlaştığım oluyor. Yayayken bile. Halbuki olayın özünü çoktan çözdüm. Yaşamda kalmak için adaptasyon şart. Kuralsızlık kuralın ta kendisi olmuşsa, kaosun düzenini çözmek ve ona ayak uydurmak şart.

Bu bağlamda günün amme hizmeti olarak, mantık ve sağduyuya ters düşen ama İstanbul trafiğinde hayatta kalmak için uygulanan trafik kural(sızlık)larını sizlerle paylaşmak istiyorum. Sttredin kemerleri bağlamayın burası İstanbul, zaten yolumuz kısa.

1) Araba: Kullanmak ya da Kullanmamak
Kızlara hava atmaya çalışan tüyü yeni bitmiş sivilceli bir ergen değilseniz, iki eliniz kanda olmadığı sürece İstanbul’da araba kullanmanız çok saçma. Bütün yaşlı trafik kurtları bunu bilir: Arabaya alternatif bir çözüm varsa, onu seç.
Fakat bazı kurtların bile düştüğü bir tuzak sunar İstanbul şoförlerine:
Trafik “bazı günlerde” ve “bazı saatlerde” araba için uygundur.
Laf aramızda, rahmetli de öyle derdi.

Hafta içi sabah-öğlen-akşam iş ve öğlen tatili trafiği vardır. Bu 3 saat diliminin arasında trafik sakinlemiş gibi durabilir. Ama o zaman da ev hanımları çok lazımmış gibi arabalarıyla alışverişe ve gezmeye çıkarlar. Haliyle “hafif boş” gibi görünen trafik aslında mayın tarlasından farksızdır. Geçmişte iki kez umutsuz ev şoförü mayınına basmış bir veteran söylüyor bunları.

Hafta sonu desen, işe arabasız gidip gelen tüm acemiler, hala taksidini ödemekte oldukları arabalarını gezmeye çıkartırlar. Haftasonunuzu manda sütü emmiş gibi giden son model arabaların tamponuna bakarak harcamak istiyorsanız, önden buyrun.

Geriye kalıyor iki zaman dilimi, o da geceyarısı ve bayram seyran. Hakikaten bu saatlerde / dönemlerde İstanbul’da trafik durulur. Fakat bu sefer de boşluğu fırsat bilen belediyenin yol çalışmasına denk geleceksinizdir. Her allahın senesi 365 kavşak daha hayırlı oluyor, bunlar gökten zembille inmiyor herhalde?

2) Araba: İlla Kullanacaksanız

Tedirmobil

Emektar Tedirmobil


- Kırmızı ışık yandıktan sonra ilk 2 saniye geçiş serbesttir. Geçmezseniz siz saygısızlık etmiş, arkanızdaki arabaların hakkını yemiş olursunuz. Artık korna, küfür, selektör, dayak; hatanızın sonucu neyse katlanmak zorunda kalırsınız.

- Sakin kavşaklarda size kırmızı yanıyor olsa bile, temkinli bir şekilde yolunuza devam etmelisiniz. Önemli olan trafikte akışı sağlamaktır: yoksa 5 saatlik yol 2 saatte nasıl katedilirdi?

- Emniyet şeridi: Ufukta bir polis gördüğünüzde burnunuzu bir aceminin önüne sokabilecek kadar atikseniz, kesinlikle tercih etmeniz gereken şerittir. Öte yandan delikanlı İstanbul şoförü önüne araç sokturmaz. Buna da hazırlıklı olun.

- Trafik ışıklarında bekleyen ısrarcı cam siliciler: Bu tayfayla ancak tecrübesiz şoförler muhatap olur. Yapmanız gereken, ışıklara takılacağınız zaman Mistır Camsil’i farkettiğinizde, önünüzdeki araca fazla yaklaşmadan aracınızı durdurmak. Mistır Camsil öndeki arabayla şansını denedikten sonra sizin arabanıza doğru gelmeye başlayacaktır. Kesinlikle göz teması kurmayın. Cam silici pencerenizde bittiği anda usulca arabanızı önde ayırdığınız boş alana doğru sürün. Adam size dönmeye zahmet etmez, artık arkadaki arabanın sorunudur.

- Diğer arabaları ekarte etmek için yayaları kullanın: Olduk olmadık yerlerde yola atlayan yayalar arabaların fren yapmasına sebep olur, boşukları iyi değerlendirirseniz yayaların arasından diğer arabaları geride bırakarak geçebilirsiniz. Korkmayın Türk yayası kolay kolay ezilmez, kaçmayı bilir.

- “Burnunu sokan kazanır” prensibi: Sıkışık trafikte yandaki arabayla “kim önce geçecek” savaşı mı yapacaksınız? Yol önceliği sizin olsun olmasın, farketmez. Burnunu diğer arabanın önüne kıran araba yolu kazanır. Siz yapın hamlenizi, sıkıyorsa ön tamponlarıyla arabanızın yan cephesine çarpsınlar, yemez, en fazla kuduz köpek gibi kornaya asılırlar. Ama yol sizindir.

- Son olarak, otoriteler zorlamadıkça asla kimseye yol vermeyin, hep yol alın, sıra kapın. Unutmayın, arabanın avantajı, ardına saklanabilmenizdir. Düşünün, bir sinema gişesinde upuzun bir bilet sırası varken, herkesi sollayıp gişenin en önüne gelip girmeye çalışsanız ne olurdu? Sıradakiler canınıza okurdu, hatta inat etseniz dayak bile yiyebilirdiniz.
Ama arabada öyle mi? Arabada saklanmak kolaydır. Onca parayı 4 tekere boşuna dökmediniz ya?
Gel en arkadan, sok burnunu sıranın en önüne, artık yol senindir. Haaa, sıranın başındaki cevval şoför yol vermedi mi? Sabret, 2-3 arabaya kalmaz, ensesine vurup ağzından lokmasını alacağın bir ezik çıkagelir.

3) Metrobüs
İşte bir İstanbul gerçeği, şehrimiz trafiğinin tartışmasız yeni sembolü Metrobüs. “Kaostan Doğan Düzen” fikrinin vücut bulduğu taşıt. Bayılıyorum Metrobüs’e. Çaresizlikler içerisinde yaratılmış bu dahiyane sistem, sorunu ele alma şekli açısından krikotirotomi denen akıl almaz (ama hayat kurtaran) tıbbi müdahaleye benziyor. Gemileri denizden geçiremeyince HÖÖRŞ diye karadan sokan bir soyun evlatlarından da, böylesine yaratıcı bir kriz yönetimi beklenirdi.

"Biz de Metrobüs'ü karadan sürerük!"

Metrobüs’ten daha ilginç bir şey varsa o da yolcularının davranış biçimi. Hiç başlangıç durağından boş gelen Metrobüs’e bindiniz mi?

- Durakta insan güruhu birikmiştir, Metrobüs durağa yanaşır, kapılar açılır.

- Normal otobüstekinin aksine, yolcular aracın ön girişinde teker teker bilet basmak zorunda olmadıkları için, aynı anda aracın tüm kapılarından içeri saldırırlar. Tıpkı bir metrodaki gibi.

- İlk 5-8 saniyede sandalye kapmaca ve altta kalanın canı çıksın oyunları oynanır. İşine gitmek için savaşan takım elbiseli amcalar, döpiyesli teyzeler, genç kızlar ve delikanlılar; yaş, cinsiyet, boy, din, dil ayırdetmeksizin, medeniyete dair her şeyi bir kenara bırakıp, birbirlerini ağıldan çıkan davarlar gibi itekleyerek oturacak yer bulmaya çalışırlar.

- Asıl gariplik 10-12. saniyede baş gösterir. Bu noktada Metrobüs yolcusunun davranışı, Metro’nunkinden 180 derece ayrılır:
Metrobüste oturulacak yer kalmadığını farkeden dışarıdaki güruh, CAAART diye bir anda araç kapısının tam önünde freni koyar ve araca girmeyi reddeder. Evet. Metrobüsün kapısının TAM önü, araçta boş koltuk kalmadığı için bir sonraki aracı beklemeye karar veren insanlarca bloke edilmiştir.

- Öte yandan aracın içinde ayakta seyahat edilebilecek yığınla boş yer vardır. Ama kapının önünde tıpa görevi gören grup, içeri geçmek isteyenlere yol vermez çünkü hepsi bir sonraki Metrobüs’e ilk giren olmak isteyen uyanıklardır.

- Neticede acelesi olan pek çok insan, araçta yer olmasına rağmen içeri giremez ve Metrobüs gider.

- Bu patern kendini kalabalık saatler boyunca tekrar eder.

4) Belediye ve Halk Otobüsleri
Bitti sandınız değil mi? Çok iyi niyetliymişsiniz, daha metrobüsten otobüse transfer yapacağız, Zincirlikuyu’dayız.

Geçenlerde tam bu noktada bir otobüse binmek üzereydim ki, önümdeki iki genç bayan, otobüse girme sırası yüzünden kavga etmeye başladı:

Bayan 1: Sıranızı bekleyin yalnız.
Bayan 2: Ne?
Bayan 1: Sıranı bekle sıranı!
Bayan 2 (gayet kendinden emin): Ne sırası yae? İlk kez mi biniyorsun? Hayret bişe!..

Ne yalan söyleyeyim, Bayan 2′den etkilenmiştim. “İşte gerçek, fosforlu bir İstanbullu” diye düşünmüştüm. Diğeri de garibim, herkesin önünde kendini rezil etmişti. Herhalde dersini almıştır.

- Otobüs durağı, Hollywood’un post-apokaliptik başyapıtlarına taş çıkartacak kadar kaotik gözükmektedir: Kapısını açmamakta direten otobüslerin peşinde koşan yolcular, otobüsten seken yolcuları toplayan minibüsler ve akbaba misali etrafta gezinen taksiler.

- Otobüsümüz gelir. Zaten ağzına kadar doludur. (Hele Halk Otobüsü ise gelen, insanların kol ve bacakları dışarı taşmaktadır. Zira bu abiler kendi otobüslerini dolmuş misali işlettikleri için, kestikleri her bilet yanlarına kar kalmaktadır. Benden size tavsiye, gideceğiniz yere yetişmek istiyorsanız, halk otobüsüne binmeyin.)

- “Lan nasıl binilir ki buna? Hadi bindik diyelim, nasıl inilir?” derken, otobüsün orta ve arka kapısı açılır. Yeni yolcular içeridekileri itekleyerek çıkış kapılarından içeri girerler ve kapı son binenin sırtına sıfırlanarak kapanır.

- Arka ve orta kapıdan binenler – bakın bu bölüm çok kritik – paso ve akbillerini topluca öne doğru gönderirler. Tüm otobüs, kartları öndeki tarama cihazına kadar iletir, kartlar basılır ve sahiplerine gerisin geri dağıtılır: İNANILMAZ BİR ŞEY!

Yankesicilerin kol gezdiği, kimsenin kimseye sırtını dönmediği şehr-i İstanbul’un sardalya konservesi gibi tıkışık bir otobüsünde, içi para dolu kartlar havada uçuşsa da, hiçbir yolcunun başına bir terslik gelmez! Vallaha da billaha da gelmiyor!

Öte yandan, otobüs şoförü artık nasıl bir teknoloji veya yetiyle donatılmışsa, o hengamede arka kapılardan binen yolcuların çetelesini tutup, akbillerin basılıp basılmadığının denetimini 15 metre mesafeden yapabilmektedir. Alın size kaostan doğan düzene bir örnek daha.

5) Minibüs

Bu abilere saygım sonsuz. Haklarında ters bir şey söylemek istemem. Şoför ister 16 yaşında olsun, ister 76, abimizdir, kraldır. İster sigarasını içer, ister yolun ortasında indirme bindirme yapar, isterse de siz araçtan inerken patinajla kalkış yapar.

Yıllar geçtikçe anladım ki, minibüs denen araç, şoför mahalinin şekli ve pozisyonu itibariyle kullanıcısını acayip bir halet-i ruhiyeye sokuyor. O yaylı şoför tahtına oturup, o topuzlu, heyula direksiyonu kavrayan kişi, aklını yitirip kendini Trafik Tanrısı Minisbus falan sanmaya başlıyor. Bir dahaki minibüs ziyaretinizde şoför mahalini inceleyiniz. O oturuştaki dominant havayı, o trafiğe tepeden bakan üslubu iyice anlayınız. Ve bir daha minibüsçülerle muhatap olurken, ayağınızı dengalınız!

6) Dolmuş
Korkulmayacak minibüsçüye dolmuşçu diyoruz. Dolmuşlar daha müşteri bağımlısıdır. Sizi her köşe başında beklerler. Hatta siz olmasanız da beklerler. Ta ki araçlarının isminin hakkını verene kadar. Bir dolmuş dolmayagörsün, işte o zaman dolmuşçudan korkacaksın, artık yakınında koltuk, boru, kapı; ne varsa ona sıkı sıkı tutunacaksın. Bu konuda ekstra kaynak olarak burayı ve şurayı inceleyebilirsiniz.

bi tarz...

 

 7) Taksi
Haklarında genelleme yapılamayacak, tutarsız bir şoför tipi varsa İstanbul’da, onlar da taksicilerdir. Şoförün en babacanı da bu adamlardan çıkar, en psikopatı da. Bu sebeple ben de mümkün mertebe kaynağı belli taksiler kullanmaya çalışıyorum.

İstanbul bana taksiye dair iki önemli şey öğretti:
- Binerken nereye gittiğinizi söyleyeceksiniz.
- Bozuk paranız yoksa bunu binmeden belirteceksiniz.
Tecrübeyle sabit, aksi takdirde mutlaka bir husumet çıkar. Hele mevzubahis taksi Avrupa Yakası’nın taksisiyse, terbiyesizlik yapma ihtimali iki katına çıkar.

Gel gör ki, ne zaman taksiye binerken umutsuz bir tonda “yakına gideceğim ama?!”  desem, neredeyse tüm taksicilerin bir anda melek kesildiklerini tespit ettim. “Abicim gel gel, ne demek ayıp ediyorsun“lar, “ne o yoksa böyle kısa yola almayan şerefsizler mi oluyor?“lar, “bozarız canım ne demek“ler…  Ba ba ba. Aynı taksiye destursuz binsem, kimin ayıp ettiğini, kimin şerefsiz olduğunu göreceğime öyle eminim ki.

Kısacası, kararı taksiciye bırakıyormuş gibi yapmak, İstanbul taksilerinde çoğunlukla işe yarayan bir ters psikoloji tekniğidir ve tüm taksi mağdurlarına şiddetle önerilir.

8) Vapur ve Deniz Otobüsü
 Her akıllı İstanbullunun bildiği gibi, en temiz yol tartışmasız deniz yoludur. Denizden gitmek mümkün ise, gemileri karadan sürümenin anlamı var mı? Zaten hala neden aynı yakanın iskelelerinde ring yapan vapurlar koymuyorlar, anlayamıyorum. Karaköy – Beşiktaş motoru olsa binilmez mi? Ben havada karada binerdim valla.

9) Metro, Tren, Tramvay
Raylı sistemi de nispeten seviyoruz. Bir tek tıkışma, sıkışma kısmı biraz can sıkıyor. Bunun dışında, bildiğiniz gibi metroya girmeden önce, çıkmak isteyen yolculara müsaade etmiyoruz. Biz hele bir girelim, onlar nasıl olsa çıkarlar. Bir de elektrikli merdivenlerde yürümeye kalkmıyoruz, yürümek isteyen sabırsız kurtlulara yol vermiyoruz. Zira asansör neyse elektrikli merdiven de odur, asansörde yürünür mü? Kıçımızı serip işi merdivene bırakıyoruz.

Bölüm sonu Orko'su

 

Gevişmen


Gevişmen: 
Beslenirken ağzını kullanmayı bilmeyen;
içeceği höpürdeten,
yiyeceği şapırdatan / katırdatan,
sakızı şaklatan mahlukata
verilen genel ad. 

 

 

Bir Gevişmen Hikayesi
Haftasonu yine aynı hataya düştüm ve yeni vizyona giren bir filmi, yoğun bir seansta (başka bir deyişle arızaya en açık şartlar altında) izlemeye gittim. Film beklentimi karşılayamadı ama bütün suçu ona yıkmam yanlış olur zira ilk 30 dakikayı doğru düzgün takip edemedim.

Bu talihsiz durumun muzaffer mimarı ise, 3 koltuk solumda oturan ve elindeki patlamış mısır kovasıyla geviş getiren et beyinli izleyici müsveddesiydi. Aramızda 2 kişi olmasına rağmen o susak ağzıyla sol kulağımı ve beynimin tamamını domine etmeyi başardı.

İnatla kafamı uzatıp adamı incelediğimde, safkan bir gevişmen olduğunu anlamam uzun sürmedi. Zira kahramanımız ağzıyla kova arasındaki mesafeyi minimumda tutarak, sol avcunda biriktirdiği mısır patlaklarını sağ eliyle teker teker ve hızlı bir biçimde ağzına atıyor, bu esnada ağzını kapatmaksızın çenesini devamlı olarak çalıştırıyor, hafriyat tamamlandığında da kovayı tekrardan avuçluyordu.

Bir ömür törpüsü olarak patlamış mısır

Filmdeki ses dinamiğine tamamen kayıtsız bir şekilde, en gürültülü sahneden en sessiz sahneye değin, devamlı olarak “KARP KARP KARP, yut, KARP KARP KARP, yut, KARP KARP KARP, yut, kHOORRŞŞ (avuçla), KARP KARP KARP…” paternini verdi soldan, verdi soldan. Ben de sol kulağımı kapatmak suretiyle filmi bir süre mono olarak seyretmeyi denedim ama…
“Neden bu sığır yüzünden filmin ses işçiliğinden mahrum kalıyorum?”,
“Herifin dibindekiler niye bir şey söylemiyorlar?”,
“Şimdi ben söylesem adama, benden daha yakın 6 kişi var etrafında, acaba arıza bende mi lan?”,
“Aslında yemek yemediği vakitler belki iyi bir insandır ama şu an imkanım olsaydı kesin boğazlar, kovayı da…” ve benzeri düşünceler ağır bastığı için izolasyon tekniği de işe yaramadı. Gevişçiyan doyana kadar film heder oldu gitti…

Zaten bu gibi durumlarda agoninin asıl sebebi ses değil, sesin kaynağı olan gevişmen kişinin olaya kayıtsızlığı, filme büyük bir keyifle konsantre olmuş surat ifadesi ve olaydaki mağdur kişinin (ben) filmden başka her şeyi düşünmekten kendini alıkoyamaması oluyor.

Gevişmenlere Öğütler
Sinema dışında da durum farklı değil. Gevişmenler her yerde; evde, okulda, işyerinde ve belki şu an ekranın başında (umarım). Maalesef, sinemadaki isimsiz gevişmenden daha beter bir şey varsa o da isimli, yani tanıdık bir gevişmendir. Hele bu şahıs bir yakınınız ise, of ki ne of. Bu sebeple, bir amme hizmeti olarak gevişmenliği önlemenin yollarını sizlerle paylaşmayı uygun gördüm. Belki size, belki bir yakınınıza, belki de kabusunuz olan kişiye yarar:

1) Ağzınızı Kapalı Tutunuz
Bu kadar basit. Bir şey çiğneyip yutarken şu ağzını kapalı tutacaksın kardeşim. Harbiden, bu kadar zor bir şey mi bu? Yemin ederim anlamıyorum, sizinkiler seni yaparken malzemeden çalmışlar da ağzın mı kapanmıyor, yanak ve dudak dokun kısa mı kalıyor, nedir derdin?

2) Aşırı Sıcak İçeceklerin Soğumasını Bekleyiniz
Çayın, çorban çok mu sıcak? Bekle soğusun gevişmen kardeşim. Ya da üfle, soğut. Kimse senin höpürtün yüzünden sigortaları yakmak zorunda değil. Ben senin gibi biri yüzünden öğrenci evinde 6 ay boyunca 3 öğünümü odamda yalnız başıma yedim, yeter artık höpürttüğünüz.

3) Farkındalıkla Çiğneyiniz
Bir şeyi çiğnerken, çiğnediğinin farkında olmak yolun yarısıdır. Yanında insanlar varken kendini kaybedip elmayı KÜTÖRK diye ısırır, kuruyemişi kıtlıktan çıkmış gibi KATARAKT diye yersen, emin ol birilerinin hayır duasını alırsın.

4) Gevişi Maskeleyiniz
Her şeye rağmen yiyip içerken ses çıkarmanı engeleyemiyor musun? Olabilir, kimilerinin çenesinde Allah vergisi bir akustik oluyor. Müzik aç, televizyon aç, kamufle et bu zaafını. Önemsemen, çabalaman yeter.

5) Sinemada Sesle Beraber Hareket Ediniz
Sinemada yukarıdaki maddeleri uygulamanın yanı sıra, sesi takip edeceksin. Patlamış mısır ağız kapalıyken bile kütürdeyen bir şey.  Mısırını biri konuşurken, müzik varken, arka plan sesleri kuvvetliyken yiyecek, sessizlik anlarında yemeyeceksin. Bu fikir sana ters geldiyse DVD, Blu-Ray, DivX gibi alternatifler mevcut.

Leonidas'a kulak ver. Adam Kral.

6) Uyarılırsanız Alınmayınız, Önlem Alınız
Tabi ki uyarılacaksın. İnsanlar seni uyaracak raddeye gelene kadar ne sıkıntılar, ne acılar çektiler bir bilsen… Bir gevişmen olduğunu duyduğundaki hayal kırıklığın, onların çektiklerinin yanında solda sıfır kalır. Onun için hiç kurbanı oynama, böyle dobra insanlar tanıdığın için şükret.

 

Ak Kedi Rengini Belli Etti

Bu gördüğünüz şahıs, bizim apartmanın bekçi kedisi Mişu:

Mişu

Kedi canını senin.

Daha önce de bahsettiğim gibi, İstanbul’un en mutena semtlerinden birinde ikamet etmekteyim. Ahalimiz pek seküler, pek aydındır Allah’a şükür. Mişu da haliyle çağdaş yaşamın desteklendiği bir ortamda büyüdü.

Fakat son dönemde, özellikle Haziran 2011′den bu yana, kendisinde birtakım değişiklikler sezmeye başlamıştım. Hayvancağız bir kediden beklenmeyecek garip şekillere giriyordu ve bunu bir türlü belgeleyemiyordum. Nihayet geçen gün Mişu’yu “o an”lardan birinde görüntülemeyi başardım:

Ak Kedi

Bundan sonra adın Ak Kedi'dir Mişu.

Yılların Mişu’su bizim paspası seccade belleyip secde ediyor adeta. Dahası, bu bir kereye mahsus bir durum değil. Vallahi bize bir şeyler anlatmaya çalışıyor bu Ak Kedi. Sanki olacakları önceden sezdi de, doğal seleksiyon çerçevesinde optimum pozisyonunu mu alıyor ne? Bu kedi aç kalmaz, ben size diyim.

Küçük Kafalılar İçin Küçük Hatırlatmalar

Alışılagelmişin ötesinde bir ara vermek durumunda kaldım dünyevi faaliyetlerime. Zira hasta olmuşum, veteriner öyle dedi. Bünyem zayıf düşmüş, virüslere yenik düşmüş. O yenilince ben de yenik sayılmış, akabinde bir antivirüs programı dahilinde karantinaya alınmıştım, nihayet saldılar.

Biliyorum, kimlerin ne hastalıkları, ne dertleri var, sakın kendimi acındırmak için böyle bir girizgah yaptım sanmayın. Bünyemin gafil avlanmasına taktım kafayı biraz. Neden zayıf düştü? Niçin bu hastalık bu kadar inat etti? Başka bir bünyenin 2 günde üstesinden geldiği illet ne diye bana 10 gün yapıştı kaldı?

Çok düşündüm ve buldum. Beni sizler hasta ettiniz. Bir sınıf öğretmeni olsaydım işte tam şu anda “o kendini biliyor” demem icabederdi ama değilim. Gayet net olarak, küçük kafalı hümanoidleri kastediyorum. Hastalıklı fikirlerinize dayanamayan bünyem “bence biraz ayrı kalalım, zamana ihtiyacım var” dedi ve kapıyı çekip gitti. Sonrasında elim kaleme klavyeye gidemedi ama hep aklımdaydınız. Aramızda böyle tatsızlıkların yaşanmaması için ufak bir hatırlatma listesi hazırlayayayım dedim, buyrun:

Etrafımızda o kadar çok küçük kafalı var ki...

1) İnsan hayatı esastır.
Bir insanın başka bir insanın canını alması kabul edilebilir bir şey değildir. Bir sürü insanın bir sürü insanı öldürmesi ise lanetlenesi bir davranıştır. Henüz dünyadan haberi olmayan yeni yetme ergenler birbirlerini boğazlayıp öldürüyorlarsa bunun faturası onlardan önce, onları bu hale getiren, tok karınlı ama açgözlü büyüklerine kesilmelidir. Şiddete şiddetle cevap veren ve böylelikle birtakım değerleri koruduklarını sanan küçük kafalılar, tam olarak da bu sebeple açgözlü büyüklerinin ekmeklerine yağ sürmektedirler.

Kısacası, küçük kafalı dostum, sende bu dar görüş ve nefret olduktan sonra, daha çok kanlar akar, çok ergen ölür. O düşman taraftaki nefret ettiğin insanlar var ya, işte onlar senin başka bir topluluktaki izdüşümünden başka bir şey değiller. Ola ki sen o tarafta doğsaydın, hepimizden önce sen onlardan biri olurdun çünkü aynı düşünceden besleniyorsunuz. Önemli olan “hangi” insan olduğun değil, “nasıl” insan olduğun. Bunu anlamak bu kadar mı zor? Korkarım kafa küçük olunca, zor.

2) İnsan hayatı esastır.
Oğlunu kaybeden gözü yaşlı anneler çıkıp ne diyorlar: “vatana millete helal olsun!”. Kim yavrusunu kurban etmek ister? Kim yavrusunun ölüsünü helal eder?

Ama en önemlisi: Kim yavrusunun bir hiç uğruna öldüğünü kabullenmek ister? Hiç kimse. İşte bunun içindir ki, etinden, canından olmuş anneler, helal ederler oğullarının haklarını. Gerçek fazla ağır gelir. Global silah ticaretine, yaşamların monopoly banknotu gibi kullanıldığı politik güç oyunlarına, enerji savaşlarına piyon gibi kurban edilen gencecik çocuklar, vatana millete helal edilir. Bu helal etme anı medyada özenle gösterilir. Tüm küçük kafalılar, hayatta uğrunda ölünecek bazı yüksek değerler olduğuna inandırılırlar. Zaten kendi yaşamlarının ne kadar değersiz olduğu da her gün bilinçaltlarına özenle kazındığı için, tüm küçük kafalılar ölüme hazırdırlar. Ya da, “mış gibi” yapmasını çok iyi öğrenmişlerdir.

Halbuki bir bilsen küçük kafalı dostum, hiçbir şey senin hayatından daha önemli değil. Sen yaşayamadıktan sonra, bu hayatın hiçbir anlamı yok. Bağımsızlık mı derdin? Onu kaybederim diye mi korkuyorsun? Gözlerini aç biraz: sen kendini bağımsız mı sanıyorsun? Nelerin boyundurluğu altında yaşadığını, yaşadığımızı bir bilsen… Asıl peşinden koşman gereken insani değerleri, bir keşfedebilsen…

3) Hiçbir insan bir diğerinden daha insan değildir.
Bir insan tipi var, ki kendisini kafasının küçüklüğünden tanıyabilirsiniz, hayatın her ölçeğinde kendine bir öteki, bir düşman bulmayı becerir. Her yerde karşımıza çıkar bu insan tipi; takside, okulda, ofiste, geniş ailenin cinslerine maruz kalınan bayram ziyaretlerinde… En haklı, en asil, en mağdur olan hep bu yaftacı, küçük kafalı insandır. Türk, Kürt, Ermeni, Rum, Roman, Sünni, Alevi, Hristiyan, Musevi, Milliyetçi, Sosyalist, Dinci, Ateist, Heteroseksüel, Eşcinsel, Galatasaraylı, Fenerbahçeli, Metalci, Hiphopçu, Arabeskçi… Senin nefretin hangisine küçük kafalı dostum? Daha doğrusu, hangilerine?

Arızanın, nefret ettiğin “öteki”nde değil, o küçücük kafanda olduğunu anlamak için daha kaç kişiyi yaftalaman lazım?

4) Bu kelimeyi hatırla: Göreceli
Küçük kafalı dostum, biliyorum, küçük kafayla yaşam kolay değil. Fikirlerinle hem kendinin, hem de çevrendekilerin yaşamını yıllardır ziyan ediyorsun. Yine de, sana güzel bir haberim var. “Görecelilik” diye bir kavram var. Bilimadamı ve düşünür dediğimiz birtakım büyük kafalı insanlar geliştirmişler vakt-i zamanında bu kavramı. Neyse, küçük kafanı detaylarla yormayalım şimdi.

Senin hatırlaman gereken kısım şu: Hayattaki her şey ama her şey, gözlemcisine göre şekillenir. Kısaca her şey görecelidir. Her şey! İnanılmaz değil mi? Bu demek oluyor ki, sen her zaman en doğrusunu bilmiyor olabilirsin. Sen de hata yapabilirsin. Senin doğrun, bir başkasının yanlışı olabilir. Ve bu dediklerimiz herkes için geçerli, iltimas yok. Unutma, her şey göreceli.

Tahmin edebiliyorum; sabit fikirlerle, aslalarla, kesinlerle kemikleşmiş küçük kafan bu kelimeyi reddetmek isteyecek. Kesin doğrularına, yanılmaz sandığın ahlakına koşacaksın. Bir yerlerde bir deprem olacak, yüzlerce insan ölecek, binlercesi evsiz kalacak ve sen “Allah gereken cezayı verdi” demek isteyeceksin. Normaldir. Her şey göreceli. Kimbilir kimlerin yanında, nasıl büyütüldün; ne komplekslerle, ne nefretlerle, ne acılarla yoğruldun da bu hale geldin.

Sen insansan, hayvan olarak anılmayı yeğlerim. Küçük kafalı insan.

 

 

 

Tüm hayatını tek ATM ziyaretinde düzene sokmak isteyen adama:

Tüm hayatını tek ATM ziyaretinde düzene sokmak isteyen adam

Tüm hayatını tek ATM ziyaretinde düzene sokmak isteyen adam

Rahat ol, arkandayız dostum. Hatta yaklaşık yarım saattir arkandayız ve gitgide çoğalıyoruz. Bir kere arkana dönüp baksan göreceksin fakat sen de haklısın. Sıra sende. Gelmişken her işini hallet ki tam olsun. Gerçi yapacağın işlemlerin hepsini gişeden, %90′ını da cebindeki telefondan veya omzundaki laptoptan yapabilirsin ama şimdi işin bölünmesin tabi, haklısın.

Ben bir 20′lik çekip taksiyle deniz otobüsünü yakalayacaktım ama kaçtı.  Yarım saat sonrakine binerim n’olcak… Helal olsun sana kaçan her şeyim be.  Çok seviyorum lan seni! O küçük, küt kafatasının arkadan görünümünü… İşlemler arasında paniklediğinde kartı geri alıp tekrar sokan o dombul dombul parmaklarını. Öyle böyle değil.

10 Adımda İstanbul Trafiği

Demir Bükey’den İleri ve Geri Sürücülük Teknikleri Uzmanlık Sertifikası almış biri olarak, 2 saat köprü trafiğine maruz kaldığım şu güzide yaz sonu akşamında, daha arabamdan inmeden karar vermiştim: Biz İstanbulluların kanayan yarası trafiğe el atmamın vakti gelmiş de geçiyordu bile.

Tedirmobil

Tedirmobil

İstanbul’un en mutena semtinde doğup büyümüş ama dünyanın dört bir yanını görmeyi de ihmal etmemiş bir şoför olarak sizi temin ederim ki İstanbul trafiği başka büyükşehirlerdekine benzemez. Zaten trafikte sıkça rastlanan “fatal erör vermiş 06 plakalı” stereotipi de büyükşehirli olmanın İstanbul’da araç kullanmak için yeterli olmadığının en açık ve yaygın kanıtıdır (35 plakalılar nispeten iyidir bak).

Hal böyle olunca, İstanbul’a özel trafik kurallarını siz fanilere aktarmak da yine tabi ki bana kaldı. Hıncal Bey senelerdir bir şeyler karalamakta ama taşı gediğine bir türlü koyamadığı için yazmaya devam ediyor, artık bende de bekleyecek hal kalmadı. Buyrun:

1) Trafik Lambası
Sizin de dikkatinizi çekmiştir, şehirde son dönemde her köşeye şu 3 renkli (kırmızı – sarı – yeşil) lambalardan koyuyorlar. İstanbul’un sokak köşelerini daha canlı, dinamik ve estetik kılan bu görsel şölenin, herkesin bilmediği bir diğer işlevi de trafik hakkında bizi inceden inceye bilgilendirmesi.

Kırmızı ışık: Trafikte gerginlik olduğu anlamına geliyor. Bu ışığın yanından geçerken, sağı solu kollayın, bir sakatlık çıkmasın. (Not: Şehrin yoğun bölgelerinde bulunan ışıklarda, İl Trafik Müdürlüğü bu gerginliği yumuşatmak adına kırmızı ışıkta fotoğraf hizmeti vermeye başladı. Araçlarıyla poz vermek isteyenler, sonradan fotoğrafla beraber evlerine postalanacak cüzi bir ücret karşılığında bu güzel hizmetten yararlanabilirler.)

Yeşil ışık: Her şeyin serbest olduğu anlamına geliyor. İster durun, ister gidin. Toplu taşıma araçlarının, taksilerin yolcu indirip bindirmesi için en uygun vakit. Fotoğrafsız.

Sarı ışık: “Acele et”, “Gaza bas” gibi anlamlar taşıyor. Ne yaparsanız yapın fakat durmayın. Fotoğrafsız.

Yayalara: Yeşil olan “yürü”, kırmızı olan “koş” anlamına geliyor.

2) Emniyet Şeridi
Trafiğin sıkıştığı anlarda başvurabileceğiniz bir hayat kurtarıcı. Özellikle bu hatta hizmet veren Ambulans isimli toplu taşıma araçları mevcut. İşe, maça veya konsere falan yetişmek istediğinizde ideal çözüm. Grup indirimi de yapıyorlar.

Alternatif olarak emniyet şeridini kendi aracınızla veya taksiyle de kullanabilirsiniz. Taksiler genelde polis kontrolünde hasta taklidi yapmanızı isterler, kurcalamayın, yatın aşağı. Öyle ya da böyle, enayi olmayan, birazcık aklı olan herkes bu şeridi kullanmalı. Neyse ki halkımızın çoğu hala bu avantajın farkında değil ki, avantaj avantaj olmaya devam ediyor.

3) Girilmez  / Dönülmez Sokak Tabelaları
Bu tabelaları birileri akıllarına estikçe koyar, estikçe kaldırır. Hiçbiri kalıcı değildir, haliyle dikkate alınmamalıdır. İstanbul’da giremeyeceğiniz tek sokak, aracınızın eninin kurtarmadığı sokaktır ki, usta şoförler yeri geldiğinde yan aynaları katlayarak, yeri geldiğinde kaldırıma, duvara çıkarak bu sokakların da hakkını vermesini bilirler.

DİKKAT: Girilmez bir sokağa girdiğinizde karşıdan gelen aracın sizi püskürtmesine sakın mahal vermeyin. Psikopat taklidi yaparak karşınızdakini korkutabilir; ters yönde olanın esas kendisi olduğuna inandırabilir veya “kibar ama çaresiz”e yatabilirsiniz. Unutmayın, bir İstanbul şoförü sadece park ederken veya köprüden önce son çıkışı kaçırdığında geri vitese takar.

look at the tabele

look at the tabele

4) Şeritler
Şerit çizgileri bir nevi ilkokul güzel yazı defterindeki çizgiler gibi, acemilerin yolu hizalamaları için yapılmıştır. Ama siz herhalde İstanbul trafiğine acemiyken girmeye kalkışacak kadar saf değilsinizdir?

Kesik veya devamlı şeritlerin farkını ben de hatırlamıyorum çünkü tahmin edebileceğiniz üzre, deneyimli bir şoför olduğum için şerit kullanmıyorum. Gitmem gereken yolu, aracımın girebileceği boşluklar ve varış noktam belirliyor.

5) Yaya Geçidi
Siz siz olun yayalara bu düzlem üzerinde çarpmayın. Fena cezası var. Bunun dışında, yaya geçidi İstanbul’da bir anlam ifade etmiyor. Yaya geçidi de araba geçimedi mi? Bittabi hayır. Geçiniz, sıradaki…

6) Sinyaller
Benim en sevdiğim sinyal tarzı dörtlüdür. Dörtlüler yanarken her yere gidebilirsiniz, herkes sizden çekinir. Ayrıca dörtlüleri yaktıktan sonra, yolun ortasına bile park edebilirsiniz. Yeter ki akünüz bitmesin.

Bunun dışında, arkanıza biri yapışıp yol istediğinde “geç lan işte, sağ müsait” babında sağ sinyalinizi; siz sol şeritte birinin arkasına yapışmışken “yol ver lan” babında sol sinyalinizi kullanabilirsiniz.

Son dönemde araçlarının ön ızgarasının içine kırmızı – mavi polis ışığı takan kompetan İstanbul şoförleri görüyor, kıvrak zekalarına adeta kurban oluyor, kendilerine yol vermeden edemiyorum. Eğer bu şahıslardan biriyseniz lütfen priveytime gelin, bişi sorcam.

7)  Sellektör
Bu kelimeyi “selektör” sanan entellektüeller var. Halbüse “sellektör” kelimesi “ellemek” fiilinden türemiştir ve el vasıtasıyla sinyal göndermek anlamına gelir. Sellektör dili çok zengin bir dildir, hele İstanbul şivesi bambaşkadır, Mors kodu gibi kısa ve uzun sinyallerle belirtecek olursak:

_ _ _   “Yol benim, hiç bulaşma.”

. . . . . . . _ _ _ “Sol şeridi boşalt a.q.p.”

. . “Tamam lan geç hadi, bu kıyağımı da unutma.”

_ _ _ _ ______ “Uzunlarını kapat i.e.”

________ “Bittin sen o.ç.”

_ _ . . “Naber lan hemşo!”

. . _ “Duraktaydım sen?”

. _ . “Köprüdeydim.”

. . _ . . _ “Nassığız gızlar!”

. . . _ . . . (hızla giderken) “Ters yöndeyim ama ticariyim, yol veriver be abi, acelemiz var… Allah razı olsun abiğ, yavşakça selam da vereyim sana yanından geçerken, al…”

8) Korna
Korna demek, hak demektir, demokrasi demektir, fikir özgürlüğü demektir. Korna, bu güzel yurdun en asil şehrinin simgesi, o şehrin insanlarının en gelişmiş dilidir. İstanbul’da kullanılan temel korna cümlelerinden bazıları şunlardır:

dat: “Hiç, öyle içimden geldi.”

dat daat: “Aaaa nabeeer yaa!!”

datdat: “Hadi görüşürüz.”

daaaaaaaaaaaaat: “Birazdan yeşil yanacak hazır ol lan!”

dadaaaaaaaaaaaat: “Yeşil yandı lan yürüsene a.q.ç.”

datdatdatdat: “Yol benim, durmaya da niyetim yok,  hiç bulaşma”

dadadadadaaaat: “Minibüs lazım mıydı bacım? Hani gözünden kaçmıştır, küçük araç falan?” –> dadadat: “Emin misin bacım bak, gidiyorum ama…” –> dadat “Peki, sen kaybedersin..”

dat dat datdatdat datdatdatddat datdaaaattttt: “En büyük asker bizim asker!”

datdatdat datdatdat datdatdatdat, datdaaaaaat: “Daha şampiyon olalı sadece 2 gün oldu uyanın a.q.!!!!”

İşte öyle bir şey...

İşte öyle bir şey...

9) Motorsikletliler
Geçen taksisine bindiğim delikanlı bir abimiz, artık motorsikletlilerden illallah dediğini, hatta bir gün dayanamayıp önünde giden bir kuryeye arabasının önüyle kasten (hafif yandan) vurmak suretiyle, herifi taksinin kaputuna kepçe misali aldığını, motorunu haşat ettiğini ballandıra ballandıra anlattı. Ben de “çok iyi yapmışsın abim benim!” diyip ilk ışıklarda indim ve ortamdan hızla uzaklaştım.

10) Bisikletliler
Kesinlikle tam ekipman kullanın. Kask, dizlik, eldiven, gözlük, ayakkabı, kask üzerine dikiz aynası vs… Abidik gubidik ne bulursanız takın. Kaza anında canınızı koruyacağından değil. Ne kadar çok ekipman taşırsanız şoförler sizi o kadar kolay farkedeceklerdir ve “bu manyak naapıyo? Bindiği ne? Hangi gezegenden gelmiş?” diyen gözlerle size bakacaklardır. Farkediliyorsanız, yırtmış sayılırsınız. Garip ama gerçek.

 11) Püf Noktaları 

- İstanbul’da kavşakta öncelik sırası: RTE Korteji – Minibüs – Ambulans – İtfaiye – Zengin Aracı – Emniyet – Diğerleri

- Şu takip mesafesi konusu… “Gittiğiniz hızın karekökünü öndeki arabanın teker çapıyla çarpın” gibisinden kafa karıştırıcı formüller İstanbul’da işlemez. Takip mesafeniz yan şeritteki aracın uzunluğundan kısa olmalı. Yoksa önünüze girecektir. Bu kadar basit.

- Baktınız arkadaki araç takip mesafesini iyice daralttı, ensenizde ve dikizden farlarını dahi göremiyorsunuz: sol ayağınızla (fren ışığını yakacak kadar) hafifçe frene basarken sağ ayağınızla gazı kökleyin.

- Üzgünüm ama söylemek zorundayım… Dar bir sokaktasınız ve önünüzdeki kadın şoför paralel parka yeltendi. Madde 3′ü yıkmak pahasına da olsa geri vitese takıp sokağı terkedin. Arkanız müsait değilse kontağı kapatın, derin bir nefes alın. Torpidoda böyle durumlar için kitap, dergi bulundurun.

- Minibüs Caddesi minibüsler içindir, adı üzerinde. Minibüsçü değilseniz kullanmayın kardeşim şu yolu. Minibüsçüleri habitatlarında rahatsız etmeyin. 2012 senesinde UNESCO Minibüs Caddesi’ni Dünya Mirası Listesi’ne alacak deniyor, siz de bu çeşitliliği korumak için üzerinize düşeni yapın.

Köpeklerimizde Eğitim Seviyesi Yükseliyor

Ülkemizin en kozmopolit şehrinin en mutena semtlerinden birinde yer alan bu tabela, yurdumuz köpeklerinin okuma yazma oranındaki artışa işaret ediyor. Semtin sosyal sorumluluk sahibi, aydın köpekleri tarafından asıldığı tahmin edilen tabela ve benzerleri, köpek eğitim seviyesinde batı standartlarını yakalayacağımızın habercisi olarak görülüyor.

Daha yolun başındayız: Batılı köpekler, doğaya zarar verdiği için artık poşete de hayır diyorlar. (Röyterz)