Götinsan

Yeni girdiğiniz bir ortamda, sizi tanımadan ve hakkınızda hiçbir şey bilmeden size sebepsiz yere “buraya hoş gelmedin”, “keşke hiç olmasan” benzeri sinyaller gönderen rahatsız insanlarla karşılaştınız mı? Ben çok karşılaştım, zira sakin güce dayalı prezansım bu tip özgüvensiz insanlarca hep ciddi bir tehdit unsuru olarak algılanmıştır. Neden sonra anlamaya başlarlar ki çabaları beyhude; isteseler de istemeseler de ben varım, afiderzeyn.

Bildiğiniz gibi bu arıza tipler okul, iş ve bilimum sosyal çevrede nursuz ifadeleri ve huysuz mizaçlarıyla kendilerini hemen farkettirirler. Akabinde yakın çevreleri de bu insanları şöyle açıklamalarla savunmak zorunda kalırlar:

Yeaurrrrayt.

Bu şekilde tasvir edilen Gerçi Özünde Temiz insanlardan, pratiklik adına G.Ö.T. insan olarak bahsedeceğiz. Ya da direktman götinsan diyelim, evet, bu daha kompakt.

Kafamı kurcalayan şey şu:
Nasıl oluyor da bu götinsanlar, siz kendinizi onlara “kabul ettirene” kadar size negatif davranmayı kendilerine hak görebiliyorlar? Neden götinsanlar kredilerinin sunacakları değil, kazanılması gereken bir şey olduğunu sanıyorlar? Hatta, ne cüretle böyle sanabiliyorlar?

Kredi Hadisesi
Götinsanı normal insandan ayıran unsurların başında kredi hadisesi geliyor. Peki krediyle neyi kastediyoruz? Bir nevi kişisel ülke puanı.

0 kredinin en kötü insana, 10 kredi de en iyi insana tekabül ettiğini varsayarsak, götinsan size tanışmanız esnasında 0 ila 2 kredi veren insandır. Normal (benim normlarıma, yani evrensel hakikate göre normal) bir insan ise yeni tanıştığı birine nerden baksan bir 7-8 kredi vermelidir. Kafadan 10 kredi verene ise, bizim orda enayi derler. Bugün bir 10 numara insan olmak kolay değil.

Tanışmak (işteş fiil, karşılıklı eylem)
Tanışmayı karşılıklı bir kredi alışverişi olarak düşündüğümüzde, ben karşımdaki yeni insana helalinden 7-8 kredi verirken, o bana 0-2 kredi veriyorsa, o sosyalleşmede bir götlük vardır. O zaman ben de verdiğim krediyi ŞAK diye geri alır, karşımdakine götinsan yaftasını yapıştırıveririm, göt gibi kalakalır.

Götinsan.

Götinsan seni.

Elde kalan nedir: kredibilitesi düşük, verimsiz ve huzur bozucu bir diyalog. Empati yoksunu insanlar. Sevimsiz bir toplum. Mutsuz bir yaşam. Hastalıklar. Acı. Nefret. Savaş. Kan. Ölüm. Küresel ısınma. Çok uluslu şirketler. Sansür. Minibüs. Yaptığını beğendin mi götinsan?

İyi Niyet
7-8 kredi aslında iyi niyetten başka bir şey değil. İyi niyetli olmak da her zaman iyimser veya enayi olmak anlamına gelmiyor. Hayata bakışınız istediğiniz kadar kötümser, sarkastik olsun, yeter ki niyetiniz iyi olsun. Bir götinsan değilseniz, olmalı da.

Merak etmeyin, muhatabınız cömertçe verdiğiniz o 7-8 krediyi hak etmiyorsa, üstünü zamanla geri alacaksınız. Krediler sizin en nihayetinde. Dürüst olmak gerekirse, dağıttığınız kredilerin büyük kısmını zaten geri toplayacaksınız çünkü memlekette hıyar çok. Gel gör ki, yargısız infaz yapmaya kimsenin hakkı yok.

“Götinsan götinsan diyosun ama, naabalım yani elalemin yalakası mı olalım, yovuşak mı olalım?” dediğini duyar gibiyim gururlu götinsan. Haklısın. Senden daha beter bir şey varsa, o da sahte samimiyet. Fakat götinsanlıkla sahte samimiyet arasında bayağı kalın bir çizgi, hatta bir şerit var. İçinden nezaket, saygı, empati, özgüven vesaire geçiyor… Genel bir insanlık şeridinden bahsediyoruz, orda hepimize yetecek kadar yol var. Başka bir deyişle dostum, sıradaki türkümüz sana geliyor: “Yolum İnsanlık Yolu”. Zırı zannnnnn.

Çevremizdeki Götinsanlar
Yakın çevremde de hayli götinsan var. Bazılarına mecburiyetten katlanıyorum, bazıları ise sevdiğim, kadim arkadaşlarım; zira “tanıyınca çok iyi” insanlardır gerçekten de. Ama onları yeni birileriyle tanıştırmak, karın ağrısından başka bir şey değil. Lüftediyorlar. O yüce, eşsiz, kusursuz sosyal dünyalarının sınır kapısına gelip dayanmış yabancıyla ıkınarak, lütfen tanışıyorlar. Kıçımın kenarları. Sanki karşınızdaki ölüyor sizinle tanışmak için.

İçimizdeki Götinsan
Kim bilir, belki ben de geçmişte yeni tanıştığım birilerine götinsanca davranmışımdır. O birilerinden özür dileyeyim bu vesileyle. Hayret valla, nasıl olmuş ben de anlamadım… Primata falan bağlamış olmayayım? Aslında beni biraz tanısanız, özümde çok iyi bir insanımdır, işte efenim sadece yabancılara karşı biraz bıybıy da bıybıy… Bırak allasen.

Krişnamurti Şoförüm Olsun 500 Milyon Borcum Olsun

Kimi günler vardır daha başlarken size yüzünü çevirir ya, işte bugün öyle bir gün oldu benim için. Kaldı ki bu konuda tecrübesiz falan değilim; baktım günün daha ilk etkinliğinde bir kerizlik var, hemen “tamam Ted sakin ol, fazla kurcalama, vücut onu kendiliğinden atar” taktiği uygulamaya çalışıyorum artık.

ZzZzııınNNnNnn

ZzZzıııonNNnNnn*

Fakat bu taktik nerdeyse hiçbir zaman işe yaramıyor. İşlerin saçma gideceği varsa, saçmalıklar doygunluğa ulaşana kadar her şey inadına ters gidiyor. Böyle durumlarda ters tarafımdan kalktığımı falan asla kabul etmiyorum. Bilakis, dünya tersine dönmüş şekilde karşılıyor beni. Ben ne kadar iyimser ve tersliğin farkında olmaya çalışsam da, dış etkenler benimle uzlaşmamakta inat ediyor. O zaman ne halleri varsa görsünler kardeşim. Hayret bişe!

İşte bugün de aynen bu şekil; huysuz, nemrut ve maalesef çok uzun bir gündü. İstanbul’u kilitleyen kar yağışı da gün sonu bonusu oldu bana. Hem trafik mağduru oldum, hem de bu acayip güne özgü bir şans olan, Boğaz Köprüsü’nü Yürüyerek Geçme Şansını ucu ucuna kaçırdım. Taksiyle köprünün üzerine çıktığımızda, atını alamayanlar Üsküdar’ı çoktan geçmişti yayan yayan.

Bense taksiciyle karda lastikler indirilmeli mi, şişirilmeli mi tartışması yapıyordum. Yanımdaki arkadaşım ve taksici, karlı havalarda lastiklerin nispeten inik olması gerektiği hususunda diretiyorlardı. Halbüse Demir Bükey’in de dediği gibi, karda lastiklerin basıncı düşürülmemeliydi. Bilakis, nispeten şişik bir lastiğin yolla temas ettiği yüzey daha dar olacağından, santimetrekare başına daha kuvvetli bir basınç söz konusu oluyordu. Haliyle şişik lastiğin inik lastikten daha iyi yol tutması gerekiyordu karlı havada.

İnat ettiler, dediler ki “temas yüzeyi genişledikçe yol tutuşu artar”. Kayak, sörf örneklerini verdim, dinletemedim. Dedim “bakın ben de sizin gibi biliyordum, hatta Demir Bükey aksini söylediğinde çok şaşırmıştım, onun için aklımda bu kadar net kaldı bu şişik lastik işi, inanın bana”. I-ıh. Hadi yanımdaki arkadaşım zaten arabacı bir kişilik değil, sende de mi hiç tecrübe yok kaptan?

Bu vesileyle taksiciyi de karşıma aldım, inatlaşmasına da ayrı uyuz oldum; kısaca günüm aynen başladığı gibi devam ediyordu. Sonra arkadaşımı evine bıraktık ve nihayet kendi evimin yolunu tutabildim, nispeten inik ruh halimle.

Ne olduysa o anda oldu. Artık saat geceyarısı mı ne olduysa; taksi balkabağına, şoförü de Krişnamurti’ye dönüştü. 10 dakikalık yolda, adam pek çok insanın ölene kadar çözemediği bilimum mevzuyu şıp diye çözüverdi gözümün önünde. Ben sadece “çok doğru dedin”, “haklısın abi” ve “tamamen aynı düşünüyoruz” benzeri şeyler demekle yetindim. Hem de samimiyetle.

Neden iyi niyet? Kötülüğün faydası, zararı kime? Bu şehirde yaşanır mı? Yurtdışına gitsen ne yazar? Neden insanlar insanlıktan çıkıyor? Aklın yolu nedir? Ve daha niceleri…

Taksiden indiğimde, eve girene kadar kendi kendime “vay be… vay anasını… vay be… vay be…” diyip durdum. Sanki bu bitmek bilmeyen ters gün boyunca çatıştığım tüm insanların sağduyu ve mantığı bir yerlerde toplaşıp, geceyarısı oldu muydu bizim taksi şoförünün zihnine girmişti.

Nihayet günün saçmalıkları doygunluğa ulaşmış, bilge taksici sayesinde zihnimde havai fişekler gibi patlaya patlaya yok oluyordu. “Keşke her boktan gün böyle fantastik bir karakterle sonlansa” diye düşündüm. Hayat bazen ne garip, taksiciler falan…

 

* Photo by Eran Hakim

Toplum Sözleşmesi

Trafiğe can-ı gönülden inanıyorum. Hani “arkadaş tatilde tanınır” diye çok doğru bir laf var ya, aynı şekilde “toplum trafikte tanınır” diyebilecek kadar önemsiyorum insanların trafikteki davranışlarını. Huyum kurusun, bu da benim hıncallığım.

İstanbullulara trafik bazlı bir karakter tahlili yapacak olsam; şehircenek bencil, şerefsiz, vahşi ve her halükarda zeki çakallar olduğumuzu söyleyebilirim. İstanbul trafiğinin temel prensiplerini şu yazımda anlatmıştım. Bugün ise, olayın sosyo-psikolojik boyutlarına yelken açacağız.

Kaostan Doğan Düzen
Bir ara bir şehir efsanesi duymuştum; sözüm ona İBB bundan birkaç yıl evvel çok ünlü ve bir o kadar da ecnebi bir trafik uzmanını İstanbul’a davet etmiş. Trafik sorunumuzu çözmeye gelen eksper durumu incelemiş ve ”Hesaplarıma göre yoğun trafik saatlerinde şehrin bir yakasından diğerine geçmenin takriben 5 saat sürmesi lazım. Siz ne yapıp edip bu yolu 2 saatte gidebiliyorsunuz. Ne biçim milletsiniz lan, valla anladıysam Arap olayım! Fazla akbili olan var mı abiler?” demiş. Akabinde, trafiğimize dair hiçbir öneri getiremeden kıçın kıçın evine dönmüş.

Benim için İstanbul trafiği bir arena, bense sıradan bir gladyatörüm, naçizane. Adalet duygusu aşırı gelişmiş bir insan evladı olarak, doğduğumdan beri trafikle savaştım. Pusette agresyon yapmayı öğrendiğimde henüz konuşamıyordum bile. İlk bisikletimle korna kullanmayı, ikincisiyle selektör atmayı ve üçüncüsüyle rakibi sıkıştırarak terbiye etmeyi çözdüm. Ehliyet kursunda burslu öğrenci olarak okudum ve motor sınavında ilk 100′e girdim. Ben bu arenaya yıllarımı, karoserlerimi vermişim. Arabamdaki göçük ve çizikler, yaşlı bir gladyatörün yorgun fakat muzaffer bedenini süsleyen yara izlerinden farksız.
Bir trafik veteranı olarak artık kısa küfürler etsem de, hala bazen kendimi kaybedip bu deli saçması trafikle inatlaştığım oluyor. Yayayken bile. Halbuki olayın özünü çoktan çözdüm. Yaşamda kalmak için adaptasyon şart. Kuralsızlık kuralın ta kendisi olmuşsa, kaosun düzenini çözmek ve ona ayak uydurmak şart.

Bu bağlamda günün amme hizmeti olarak, mantık ve sağduyuya ters düşen ama İstanbul trafiğinde hayatta kalmak için uygulanan trafik kural(sızlık)larını sizlerle paylaşmak istiyorum. Sttredin kemerleri bağlamayın burası İstanbul, zaten yolumuz kısa.

1) Araba: Kullanmak ya da Kullanmamak
Kızlara hava atmaya çalışan tüyü yeni bitmiş sivilceli bir ergen değilseniz, iki eliniz kanda olmadığı sürece İstanbul’da araba kullanmanız çok saçma. Bütün yaşlı trafik kurtları bunu bilir: Arabaya alternatif bir çözüm varsa, onu seç.
Fakat bazı kurtların bile düştüğü bir tuzak sunar İstanbul şoförlerine:
Trafik “bazı günlerde” ve “bazı saatlerde” araba için uygundur.
Laf aramızda, rahmetli de öyle derdi.

Hafta içi sabah-öğlen-akşam iş ve öğlen tatili trafiği vardır. Bu 3 saat diliminin arasında trafik sakinlemiş gibi durabilir. Ama o zaman da ev hanımları çok lazımmış gibi arabalarıyla alışverişe ve gezmeye çıkarlar. Haliyle “hafif boş” gibi görünen trafik aslında mayın tarlasından farksızdır. Geçmişte iki kez umutsuz ev şoförü mayınına basmış bir veteran söylüyor bunları.

Hafta sonu desen, işe arabasız gidip gelen tüm acemiler, hala taksidini ödemekte oldukları arabalarını gezmeye çıkartırlar. Haftasonunuzu manda sütü emmiş gibi giden son model arabaların tamponuna bakarak harcamak istiyorsanız, önden buyrun.

Geriye kalıyor iki zaman dilimi, o da geceyarısı ve bayram seyran. Hakikaten bu saatlerde / dönemlerde İstanbul’da trafik durulur. Fakat bu sefer de boşluğu fırsat bilen belediyenin yol çalışmasına denk geleceksinizdir. Her allahın senesi 365 kavşak daha hayırlı oluyor, bunlar gökten zembille inmiyor herhalde?

2) Araba: İlla Kullanacaksanız

Tedirmobil

Emektar Tedirmobil


- Kırmızı ışık yandıktan sonra ilk 2 saniye geçiş serbesttir. Geçmezseniz siz saygısızlık etmiş, arkanızdaki arabaların hakkını yemiş olursunuz. Artık korna, küfür, selektör, dayak; hatanızın sonucu neyse katlanmak zorunda kalırsınız.

- Sakin kavşaklarda size kırmızı yanıyor olsa bile, temkinli bir şekilde yolunuza devam etmelisiniz. Önemli olan trafikte akışı sağlamaktır: yoksa 5 saatlik yol 2 saatte nasıl katedilirdi?

- Emniyet şeridi: Ufukta bir polis gördüğünüzde burnunuzu bir aceminin önüne sokabilecek kadar atikseniz, kesinlikle tercih etmeniz gereken şerittir. Öte yandan delikanlı İstanbul şoförü önüne araç sokturmaz. Buna da hazırlıklı olun.

- Trafik ışıklarında bekleyen ısrarcı cam siliciler: Bu tayfayla ancak tecrübesiz şoförler muhatap olur. Yapmanız gereken, ışıklara takılacağınız zaman Mistır Camsil’i farkettiğinizde, önünüzdeki araca fazla yaklaşmadan aracınızı durdurmak. Mistır Camsil öndeki arabayla şansını denedikten sonra sizin arabanıza doğru gelmeye başlayacaktır. Kesinlikle göz teması kurmayın. Cam silici pencerenizde bittiği anda usulca arabanızı önde ayırdığınız boş alana doğru sürün. Adam size dönmeye zahmet etmez, artık arkadaki arabanın sorunudur.

- Diğer arabaları ekarte etmek için yayaları kullanın: Olduk olmadık yerlerde yola atlayan yayalar arabaların fren yapmasına sebep olur, boşukları iyi değerlendirirseniz yayaların arasından diğer arabaları geride bırakarak geçebilirsiniz. Korkmayın Türk yayası kolay kolay ezilmez, kaçmayı bilir.

- “Burnunu sokan kazanır” prensibi: Sıkışık trafikte yandaki arabayla “kim önce geçecek” savaşı mı yapacaksınız? Yol önceliği sizin olsun olmasın, farketmez. Burnunu diğer arabanın önüne kıran araba yolu kazanır. Siz yapın hamlenizi, sıkıyorsa ön tamponlarıyla arabanızın yan cephesine çarpsınlar, yemez, en fazla kuduz köpek gibi kornaya asılırlar. Ama yol sizindir.

- Son olarak, otoriteler zorlamadıkça asla kimseye yol vermeyin, hep yol alın, sıra kapın. Unutmayın, arabanın avantajı, ardına saklanabilmenizdir. Düşünün, bir sinema gişesinde upuzun bir bilet sırası varken, herkesi sollayıp gişenin en önüne gelip girmeye çalışsanız ne olurdu? Sıradakiler canınıza okurdu, hatta inat etseniz dayak bile yiyebilirdiniz.
Ama arabada öyle mi? Arabada saklanmak kolaydır. Onca parayı 4 tekere boşuna dökmediniz ya?
Gel en arkadan, sok burnunu sıranın en önüne, artık yol senindir. Haaa, sıranın başındaki cevval şoför yol vermedi mi? Sabret, 2-3 arabaya kalmaz, ensesine vurup ağzından lokmasını alacağın bir ezik çıkagelir.

3) Metrobüs
İşte bir İstanbul gerçeği, şehrimiz trafiğinin tartışmasız yeni sembolü Metrobüs. “Kaostan Doğan Düzen” fikrinin vücut bulduğu taşıt. Bayılıyorum Metrobüs’e. Çaresizlikler içerisinde yaratılmış bu dahiyane sistem, sorunu ele alma şekli açısından krikotirotomi denen akıl almaz (ama hayat kurtaran) tıbbi müdahaleye benziyor. Gemileri denizden geçiremeyince HÖÖRŞ diye karadan sokan bir soyun evlatlarından da, böylesine yaratıcı bir kriz yönetimi beklenirdi.

"Biz de Metrobüs'ü karadan sürerük!"

Metrobüs’ten daha ilginç bir şey varsa o da yolcularının davranış biçimi. Hiç başlangıç durağından boş gelen Metrobüs’e bindiniz mi?

- Durakta insan güruhu birikmiştir, Metrobüs durağa yanaşır, kapılar açılır.

- Normal otobüstekinin aksine, yolcular aracın ön girişinde teker teker bilet basmak zorunda olmadıkları için, aynı anda aracın tüm kapılarından içeri saldırırlar. Tıpkı bir metrodaki gibi.

- İlk 5-8 saniyede sandalye kapmaca ve altta kalanın canı çıksın oyunları oynanır. İşine gitmek için savaşan takım elbiseli amcalar, döpiyesli teyzeler, genç kızlar ve delikanlılar; yaş, cinsiyet, boy, din, dil ayırdetmeksizin, medeniyete dair her şeyi bir kenara bırakıp, birbirlerini ağıldan çıkan davarlar gibi itekleyerek oturacak yer bulmaya çalışırlar.

- Asıl gariplik 10-12. saniyede baş gösterir. Bu noktada Metrobüs yolcusunun davranışı, Metro’nunkinden 180 derece ayrılır:
Metrobüste oturulacak yer kalmadığını farkeden dışarıdaki güruh, CAAART diye bir anda araç kapısının tam önünde freni koyar ve araca girmeyi reddeder. Evet. Metrobüsün kapısının TAM önü, araçta boş koltuk kalmadığı için bir sonraki aracı beklemeye karar veren insanlarca bloke edilmiştir.

- Öte yandan aracın içinde ayakta seyahat edilebilecek yığınla boş yer vardır. Ama kapının önünde tıpa görevi gören grup, içeri geçmek isteyenlere yol vermez çünkü hepsi bir sonraki Metrobüs’e ilk giren olmak isteyen uyanıklardır.

- Neticede acelesi olan pek çok insan, araçta yer olmasına rağmen içeri giremez ve Metrobüs gider.

- Bu patern kendini kalabalık saatler boyunca tekrar eder.

4) Belediye ve Halk Otobüsleri
Bitti sandınız değil mi? Çok iyi niyetliymişsiniz, daha metrobüsten otobüse transfer yapacağız, Zincirlikuyu’dayız.

Geçenlerde tam bu noktada bir otobüse binmek üzereydim ki, önümdeki iki genç bayan, otobüse girme sırası yüzünden kavga etmeye başladı:

Bayan 1: Sıranızı bekleyin yalnız.
Bayan 2: Ne?
Bayan 1: Sıranı bekle sıranı!
Bayan 2 (gayet kendinden emin): Ne sırası yae? İlk kez mi biniyorsun? Hayret bişe!..

Ne yalan söyleyeyim, Bayan 2′den etkilenmiştim. “İşte gerçek, fosforlu bir İstanbullu” diye düşünmüştüm. Diğeri de garibim, herkesin önünde kendini rezil etmişti. Herhalde dersini almıştır.

- Otobüs durağı, Hollywood’un post-apokaliptik başyapıtlarına taş çıkartacak kadar kaotik gözükmektedir: Kapısını açmamakta direten otobüslerin peşinde koşan yolcular, otobüsten seken yolcuları toplayan minibüsler ve akbaba misali etrafta gezinen taksiler.

- Otobüsümüz gelir. Zaten ağzına kadar doludur. (Hele Halk Otobüsü ise gelen, insanların kol ve bacakları dışarı taşmaktadır. Zira bu abiler kendi otobüslerini dolmuş misali işlettikleri için, kestikleri her bilet yanlarına kar kalmaktadır. Benden size tavsiye, gideceğiniz yere yetişmek istiyorsanız, halk otobüsüne binmeyin.)

- “Lan nasıl binilir ki buna? Hadi bindik diyelim, nasıl inilir?” derken, otobüsün orta ve arka kapısı açılır. Yeni yolcular içeridekileri itekleyerek çıkış kapılarından içeri girerler ve kapı son binenin sırtına sıfırlanarak kapanır.

- Arka ve orta kapıdan binenler – bakın bu bölüm çok kritik – paso ve akbillerini topluca öne doğru gönderirler. Tüm otobüs, kartları öndeki tarama cihazına kadar iletir, kartlar basılır ve sahiplerine gerisin geri dağıtılır: İNANILMAZ BİR ŞEY!

Yankesicilerin kol gezdiği, kimsenin kimseye sırtını dönmediği şehr-i İstanbul’un sardalya konservesi gibi tıkışık bir otobüsünde, içi para dolu kartlar havada uçuşsa da, hiçbir yolcunun başına bir terslik gelmez! Vallaha da billaha da gelmiyor!

Öte yandan, otobüs şoförü artık nasıl bir teknoloji veya yetiyle donatılmışsa, o hengamede arka kapılardan binen yolcuların çetelesini tutup, akbillerin basılıp basılmadığının denetimini 15 metre mesafeden yapabilmektedir. Alın size kaostan doğan düzene bir örnek daha.

5) Minibüs

Bu abilere saygım sonsuz. Haklarında ters bir şey söylemek istemem. Şoför ister 16 yaşında olsun, ister 76, abimizdir, kraldır. İster sigarasını içer, ister yolun ortasında indirme bindirme yapar, isterse de siz araçtan inerken patinajla kalkış yapar.

Yıllar geçtikçe anladım ki, minibüs denen araç, şoför mahalinin şekli ve pozisyonu itibariyle kullanıcısını acayip bir halet-i ruhiyeye sokuyor. O yaylı şoför tahtına oturup, o topuzlu, heyula direksiyonu kavrayan kişi, aklını yitirip kendini Trafik Tanrısı Minisbus falan sanmaya başlıyor. Bir dahaki minibüs ziyaretinizde şoför mahalini inceleyiniz. O oturuştaki dominant havayı, o trafiğe tepeden bakan üslubu iyice anlayınız. Ve bir daha minibüsçülerle muhatap olurken, ayağınızı dengalınız!

6) Dolmuş
Korkulmayacak minibüsçüye dolmuşçu diyoruz. Dolmuşlar daha müşteri bağımlısıdır. Sizi her köşe başında beklerler. Hatta siz olmasanız da beklerler. Ta ki araçlarının isminin hakkını verene kadar. Bir dolmuş dolmayagörsün, işte o zaman dolmuşçudan korkacaksın, artık yakınında koltuk, boru, kapı; ne varsa ona sıkı sıkı tutunacaksın. Bu konuda ekstra kaynak olarak burayı ve şurayı inceleyebilirsiniz.

bi tarz...

 

 7) Taksi
Haklarında genelleme yapılamayacak, tutarsız bir şoför tipi varsa İstanbul’da, onlar da taksicilerdir. Şoförün en babacanı da bu adamlardan çıkar, en psikopatı da. Bu sebeple ben de mümkün mertebe kaynağı belli taksiler kullanmaya çalışıyorum.

İstanbul bana taksiye dair iki önemli şey öğretti:
- Binerken nereye gittiğinizi söyleyeceksiniz.
- Bozuk paranız yoksa bunu binmeden belirteceksiniz.
Tecrübeyle sabit, aksi takdirde mutlaka bir husumet çıkar. Hele mevzubahis taksi Avrupa Yakası’nın taksisiyse, terbiyesizlik yapma ihtimali iki katına çıkar.

Gel gör ki, ne zaman taksiye binerken umutsuz bir tonda “yakına gideceğim ama?!”  desem, neredeyse tüm taksicilerin bir anda melek kesildiklerini tespit ettim. “Abicim gel gel, ne demek ayıp ediyorsun“lar, “ne o yoksa böyle kısa yola almayan şerefsizler mi oluyor?“lar, “bozarız canım ne demek“ler…  Ba ba ba. Aynı taksiye destursuz binsem, kimin ayıp ettiğini, kimin şerefsiz olduğunu göreceğime öyle eminim ki.

Kısacası, kararı taksiciye bırakıyormuş gibi yapmak, İstanbul taksilerinde çoğunlukla işe yarayan bir ters psikoloji tekniğidir ve tüm taksi mağdurlarına şiddetle önerilir.

8) Vapur ve Deniz Otobüsü
 Her akıllı İstanbullunun bildiği gibi, en temiz yol tartışmasız deniz yoludur. Denizden gitmek mümkün ise, gemileri karadan sürümenin anlamı var mı? Zaten hala neden aynı yakanın iskelelerinde ring yapan vapurlar koymuyorlar, anlayamıyorum. Karaköy – Beşiktaş motoru olsa binilmez mi? Ben havada karada binerdim valla.

9) Metro, Tren, Tramvay
Raylı sistemi de nispeten seviyoruz. Bir tek tıkışma, sıkışma kısmı biraz can sıkıyor. Bunun dışında, bildiğiniz gibi metroya girmeden önce, çıkmak isteyen yolculara müsaade etmiyoruz. Biz hele bir girelim, onlar nasıl olsa çıkarlar. Bir de elektrikli merdivenlerde yürümeye kalkmıyoruz, yürümek isteyen sabırsız kurtlulara yol vermiyoruz. Zira asansör neyse elektrikli merdiven de odur, asansörde yürünür mü? Kıçımızı serip işi merdivene bırakıyoruz.

Bölüm sonu Orko'su

 

Seyircinin Suçu Ne?

Çoğu insan gibi ben de dizi izlemeyi seviyorum. Filmin kalbimdeki yeri ayrı ama dizide alışılagelmişin konforu var; karakterler aynı, ortam aynı, konular aynı… Şu modern ve sefil dünyamızda, hangi düşünen hayvan daha az beyin hücresiyle daha uzun süre oyalanmaya ihtiyaç duymaz ki?

Gel gör ki yerli dizi bende maalesef alerji yapıyor. Herkesin bir dizi akşamı var, her akşamın bir dizisi var, bende tık yok; havam batsın. Halbuki ben de denedim yerli dizi izlemeyi. Yerli dizi yerlisi dostlarımın yanında, onların örf ve ananelerine göre hareket etmeye, onlarla coşup onlarla ağlamaya çok gayret ettim ama, ı-ıh.

Önyargım yok mu? Bittabi var, ama onlar da yoktan varolmuyor. Neden yerli diziler izlenemiyor ya da ben onları izlememeyi seçiyorum? İşte bulabildiğim birtakım sebepler:

Bir kere böyle bir durum var. Haklı adam(lar).

FRAGMANLAR
Fragman dediğin, öznesi olan dizi veya film hakkında merak uyandırmalı, bir konu belirtmeli, gerekirse karakterlere girizgah yapabilmeli. Yurdumun dizi fragmanlarında bu işlevlerin esamesi okunmuyor. Tipik bir yerli dizi fragmanı 3 ana hareketten oluşmakta:

1- Bakışma: Ekmeğini anlam yüklü bakışlarından çıkaran doğuştan aktör ve aktrisler, kadraj dışında kalan esrarengiz hedeflere çok acayip bir ciddiyetle, uzuuuun uzun, kötü kötü bakmaktadırlar. Bu ciddi ifadeler, tercihen en kalınından bir MIDI piyano tuşu darbesiyle desteklenmektedir. Çok acayip gerginlikler senaryoda kol gezmektedir. Bütün dizi ahalisi gergindir… Veee..

2- Bağırma: ASLINDA BUNA “DİZİ TİPİ KONUŞMA” DA DİYEBİLİRİZ ÇÜNKÜ BİR FRAGMANDA BAĞIRMADAN KONUŞAN BİR OYUNCU GÖRMEDİM, ANLADIN MI BENİ? ANLADIN MI ALLAH’IN BELASI! BİTTİN SEN ARTIK BİTTİN! FRAGMANIN SONUNA KADAR TEYZESİNDEN YEĞENİNE, POS BIYIKLI AMCASINDAN NİSPETEN İNCE BIYIKLI BIÇKIN DELİKANLISINA DEĞİN AĞZINI AÇAN HERKES BİRBİRİNE BAĞIRACAK! BU KANALI, BU FRAGMANI SANA DAR EDECEKLER! GERİLİN ULAAAAĞĞĞNNNN! YERLİ DİZİ BURASI! BAĞIRMAYAN KALMASIN HHÖÖÖAARGHGH!

 3- Ağlama Zırlama Gülme Sarılma: “Vay be, bu dizide insana dair her duygu işlenmiş, şiddet de var, acı da, sevgi de!” dedirten fragman hareketi de bu final hareketidir. Karakterlerimiz ne acılar çekiyordur, kimler kimleri aldatıyor, kimler kimleri dütüyordur kim bilir… Ama hayat şizofrenik de olsa devam ediyordur! Bir gülümseme, bir bakış, bir umut! Senfoni gibi dizi valla, inişler çıkışlar… Kesin izlenir bu dizi. Dramanın, toplu histeri krizinin dibini görmeyen bizden değildir.

OYUNCULAR
Tipik dizi oyuncusu profillerimiz aşağıdaki gibidir:

1) Esas Kız ve Rakipleri
Güzelliğin simgesi boncuk mavisi gözler, saflığın simgesi beyaz ten ve yerliliğin simgesi koyu renk saç, esas kızımız için optimum formüldür. Hele yeşil gözünüz varsa komple yırttınız demektir. Öte yandan, gözleriniz de saçınız gibi siyahsa size yardımcı kadın oyuncu rolünü öneriyoruz. Teniniz de esas kızdaki kadar beyaz olmak zorunda değil. Buğday ten ikinci rollerde iyidir, saflıktan uzaktır, işe entrika katar. Keza sarışınlar için durum farklı değil. Türk erkeklerinin çoğu öncelikli olarak sizi arzuluyor olsa da, esas kız olmanız çok zor. Senin görevin cicim, tabi eğer kabul edersen, esas oğlanı ayartıp esas kızdan alıkoymak. Bu rol kendini 10 bölüm içerisinde yok edecektir. İyi şanslar.

2) Esas Oğlan ve Türevleri
Bu rolün formülü nispeten basit. Esmer Türk yakışıklısı olacaksınız, delikanlı olacaksınız, pis sakalınız olacak. Zaten aksi bir profil düşünülemez çünkü memlekette başka türlü adam pek yok… Kırk yılın başında sarışın bir Türk erkeği doğuyor, onu da zaten sorgusuz sualsiz esas oğlan yapıyorlar, Allah herkese sarışın Türk erkeği kısmeti versin.
Öte yandan kimi durumlarda bırakın sarışın olmayı, yakışıklı olmanıza bile gerek olmayabilir. Siyah saçlarınız, yovuşak ve sünepe ifadeniz, pis sakalınız ve beyaz gömleğiniz, alemin en delikanlı esas oğlanı rolünü kapmanız için yeterli olabilir. Zaten bu tarz esas oğlanlara özenen karbondioksit sızıntısı genç izleyiciler de hayatlarında en iyi ihtimalle söz konusu karaktere benzeyebilecekleri için, alan memnun satan memnun, reytingler tavan.

3) Teyzeler ve Amcalar
Ben en çok bu gruba üzülüyorum. Yıllarını tiyatroya, sinemaya vermiş emekçi amcalar ve teyzeler, dünyanın en ucuz dramlarında dünyanın en klişe kötü adamlarını, pos bıyıklı yufka yürekli babalarını, entrikacı kadınlarını ve acıdan bitap düşmüş analarını oynamak durumunda kalıyorlar. Hele ki iyi bir oyuncudan söz ediyorsak, hakikaten üzülüyorum, kendi geleceğime, yaşlanınca başıma geleceklere dair iyimserliğimi yitiriyorum, depresyonlarım depreşiyor.

CASTING VE MAKYAJ
Casting, yerli dizilerde izleyiciyi hikayenin içine çekeceğine, dışına iten öğelerin başında geliyor; makyaj da hediyesi. Bir kez de bir dizide hikayeye kaptırıp, dizi dünyasının içinde kalayım. Bu oyuncularla, bu ifadelerle, bu saçla başla mümkün mü?

- Köyde geçen dizi izliyorsun, esas kızın annesi botoxlu. Babası desen, kazıtık kafası, pis sakalı ve solcu / sağcı arası bohem bıyığıyla, köy kahvesinden ziyade Cihangir kahvesinde oturuyormuş gibi geriniyor. Sanki birazdan tarlasına dönmek için eşeğe değil de BMW RS1200 motoruna binecek.

- “Tarihi Dizi” iddiasıyla yapılmış prodüksiyon izliyorsun, dünyanın parasını döküyorlar tanıtımına ıncığına cıncığına, başroldeki teyzemizin yüzünden solaryum ışını ve kozmetik kokular fışkırıyor. Sanki birazdan sarayın seyisbaşı Ahmed Efendi’ye jipini hazır ettirip Şehr-i Etüler’e  alışverişe gidecek.

- Yine tarihi bir yapımda delikanlı savaşçı tiplemesine bakıyorsun, adam metroseksüel kavramının arketipi. Kafada kavukumsu bir kumaş, Colgate beyazlığında nal gibi protez dişler, solaryumda çifte kavrulmuş ten, cetvelle yapılmış sakal tıraşı ve “Aldılar beni!” diye bağıran bir çift kaş. Sanki padişahı için değil de, Mayadrom’daki 2+1′i almak için savuruyor kılıcını.

KONU
“Büyük zihinler düşünceleri, ortalama zihinler olayları, küçük zihinler ise kişileri tartışır” şeklindeki, Eleanor Roosevelt’e atfedildiğini demincek öğrendiğim lafı seviyorum. Yerli dizilerimizde tema ne olursa olsun, maalesef olay eninde sonunda “kim kiminle nerede nasıl” oyununa dönüyor. Yoksa öyle durmadan bakışıp, bağrışıp, ağlaşmakla 1,5 saat geçer mi?

Yola ister epik, ister politik, ister dönem dizisi çekmek niyetiyle çıksınlar, ne yapıp edip diziyi pembeleşinceye kadar kısık ateşte kavuruyorlar ve izleyiciyi aşk üçgenlerine hapsedip, entrikaya boğuyorlar.

Yabancı diziler çok mu farklı? Hayır, onlarda da melodramatik üçgenler, entrikalar hırla gürle gidiyor ama çatı fikirden (örneğin bir tarih dönemi, uzay ortamı, mahkeme, hastane; artık tema her ne ise) bu kadar uzaklaşılmıyor. Bir uzay dizisi, uzay konusu için izleniyor; entrikası da tuzu biberi oluyor.

Bizde sistem nasıl işliyor?
Seç temayı
Kur dekoru
Dik kostümü
Daya entrikayı… Aman sabahlar olmasın!

Anlamadığım bir şey varsa, o da yurdum insanının dram sevdası. Yahu güzel kardeşim, sen dramın en hakikisini zaten günlük hayatında, izlediğin haberlerde yaşamıyor musun? İçinin gün boyu katıldığı yetmiyor mu? Hala inatla aldatma, alengir, tecavüz, nefret ve eziyet arayan ruhunu neyle, nasıl tamir etmeli?

Öte yandan, iddia ediyorum ki şu ülkede gurur duyabileceğimiz bir tek konu varsa o da mizah. Mark Twain “cennette mizah yoktur” diyerek durumu çok güzel açıklamış aslında: Bizler cehaletin, sefaletin, adaletsizliğin, saygısızlığın, hoşgörüsüzlüğün, gerikafalılığın ve gerizekalılığın içinden dünyanın en parlak, en dahiyane mizahını çıkarabilme yetisine sahibiz. Hiçbir yerdekine benzemeyen “geyik muhabbeti” denen şeye sahibiz bir kere. Fakat her ne hikmetse her 10 diziden 9′u dram, 1′i mizah. Sanki “çok acayip” dramlar çekmeyi beceriyormuşuz gibi! Komedi dizisi çekildi de izlemedik mi? Seve seve izledik.

YERLİ DİZİ DÜNYASININ GELECEĞİ
Burdan tüm diziciyanlara, yani Cihangir’in yeni sahiplerine hoş bir sadayla seslenmek istiyorum: Dünyanın bir yazı, bir kışı vardır; her mumun bir ucu, bir dibi vardır. Ve sizinki yolu çoktan yarıladı.

Artık, bizi son 5-10 yıldır yerlerde sürünen oyunculuklara, floresan ışığı fışkırtan fakir sinematografilere, oturmayan dublajlara, fenalık geçirten müziklere ve “yok artık” dedirten senaryolara mahkum bırakan vizyon fakiri medya çakalları, donanımsız ama uyanık değnekçiler, ve bir buçuk saatlik dizi çektirip, çekeni de izleyeni de hasta eden televizyoncular; Cihangir’deki evlerinin kiralarını ödeyebilmeye devam etmek istiyorlarsa kendilerine çekidüzen vermek zorunda kalacaklar. Zira uzun bir süre ortamı boş bulup bol keseden atıp tuttular ama artık milletin gözü açıldı. Bu koca pazarı sizlere yar etmeyecekler. En azından ben öyle olacağını hayal ediyorum, olmazsa da torrentsporla ecnebi dizi keyfine devam.

 

Not: Başlık fikrini veren Tedir Ana’ya teşekkürlerimle.

In The Tabele, Some Big Okazyons

Birkaç gün önce arabayla İstanbul’un güzide semtlerinden birinden geçerken yolda çok acayip bir tabela görmüş, fakat basiretim bağlandığı için yanında durup o güzel görüntüyü fotoğraflamayı becerememiştim.

İnternetlerde düzgün bir kaynak bulamayınca, bu gece sadece o tabelayı fotoğraflamak için evden çıktım ve görevi tamamlayıp üsse döndüm. Biraz kötü çıktı ama derdini anlatıyor:

In the tabele

Belki çok iyi bir anaokuludur, kurumla ilgili alıp veremediğim hiçbir şey olamaz zira tanımıyorum kendilerini. Ama halkla ilişkiler aşkına biri beni aydınlatsın, “Bilmiş Çocuk” nedir allasen? Bir çocukta aranacak en son özelliği, bir anaokuluna isim olarak seçmek niye?

Sanırım bazı insanları asla anlayamayacağım. Arkadaşı hevesle kendisine yaklaşıp “Abi anaokulu açıyorum, ismini de BİLMİŞ ÇOCUK koyuyorum, nasıl?” dediğinde, sahte bir samimiyetle “Aaa ne güzel, hayırlı olsun, çok güzel düşünmüşsün!” diyebilen; yakınlarını, sevdiklerini kollamayan insan tipini kastediyorum, işbu ismi akledenleri değil. Onların durumu zaten tabela gibi ortada.

Peki bu girişimciler eğitim – bakım – danışmanlık çalışmalarını genişletecek olsalar, yeni kurumlarına ne gibi isimler koyarlar acaba?  Benim hayalimde canlandırdığım tabelalar şunlar:

Bilmiş Çocuk'un dedesi için...

Bilmiş Çocuk'un ebeveynleri için...

Bilmiş Çocuk'un abi ve ablaları için...

Tek Parmak Bilgisayar Kullanımı, FW Mail ve Facebook

Dijital vs. Analog Jenerasyon
Küçükken internetler tarafından bulunup yetiştirilmiş bir jenerasyon var. 2000 senesinde alüminyum folyo kaplamayla doğan Milenyum çocukları ve onların kardeşlerinde görülen bir vaka bu; daha ilkokula başlamadan bilgisayarı çözüyorlar. Sanırsın ki bir yerlerinde USB, Firewire girişiyle doğmuşlar ve tüm teknolojik dünya bedenlerinin bir uzantısı. 6 yaşındaki veletten Playstation dövüş oyununda tertemiz dayak yediğimi bilirim.  Oyun bittikten sonra salon halısının üzerinde boğuşurken ona çektiğim pörfek komboyu 50 yaşına gelse de unutmaz artık, cüce kılıklı dijital artiz…

Bir de bu kuşağın siber devrime göre simetriğinde başka bir jenerasyon var. Onları da vakt-i zamanında radyolar bulup büyütmüş. İlk TV yayınını, açık hava sinemalarını, Ay’a ayak basılan günü ve boğaz köprüsüz İstanbul’un nasıl bir şey olduğunu hatırlar bu jenerasyon. Doğruya doğru, adaletli kalkınmamayı adaletsiz kalkınmaya her halükarda tercih eden bir nostaljist olarak, benim gönlüm her daim bu jenerasyondan yana. Dijital torunların mükemmel oyuncakları varsa, analog büyükanne ve dedelerin ruhu var.

Bu iki uç jenerasyonun tam ortasında kalan; cep telefonu ve interneti ergenlik çağında tanımış bir jenerasyonun temsilcisi olarak bir yandan fiberoptik kablonun ucunu kaçırmamaya çalışıyorum, bir yandan da dijital dünyanın devamlı olarak kovalanması, yetişilmesi gereken bir unsur olmasından hakikaten bık-tım. Bıktım.

Analog Jenerasyon ve Bilgisayar
Çağın gereklerine ayak uydurmak konusunda kendimi kötü hissetmek istediğimde dijital jenerasyona, iyi hissetmek istediğimde ise analog jenerasyona bakıyorum. Ve geçenlerde, kendimi iyi hissetmeye çalışırken şunu farkettim: Analog jenerasyonun bilgisayar kullanan ciddi bir kesimi, henüz copy-paste yapmayı bile bilmiyor. O kadar basit ve güzel bir teknoloji anlayışları var ki, tüm bilgisayar deneyimleri sol mouse tuşu – ekran ilişkisinden ibaret. Tercihler, seçenekler, seçimi evirmeler onları bağlamıyor. Tek bir işaret parmağı ile sanal dünyaya cesurca meydan okuyan bu sevgili büyüklerimiz için neden şöyle bir bilgisayar üretilmiyor, hala anlayabilmiş değilim:

Aile büyükleri ve onların akranları için optimize edilmiş bilgisayar projesi

Facebook İcat Olundu FW Bozuldu
Birkaç yıl öncesine kadar, şöyle başlıkları olan maillere ne sıklıkla maruz kaldığımızı hatırlayalım:

“Fw:FW:fw:FW (MUTLAKA OKUYUN!) KEredİ Kartların da kanserojen mikrop çıkabiliRR!”

“fW:Fw: SONUNA KADAR ATLAMADAN OKU VE YAZILANLARI YAP  (bende işe yaradı!) hARİKA bİŞİY!”

“FW:fw:fw:fw: Ülkemizin gizli serveti: TORYUM! (paylaş herkes duysunnn)”

“fW:fw: Mükemmel bi şiir harika kedi fotağrafları SUNUMU KESİN İZLEYİN Attch: ssonBahardakediler.ppt”

“fW:Fw:FW:fw: Bİr Dilek tuTMADAN okumA! Bu maili aldıysan biLKİ sende 1 MELEKSİN! (DİKKAT: Sadce 10 sevdiğiN kişiye Gönderirsen gerçek oluRRR!!) GARANTİLİ”

O dönemler benim için gerçekten kabus gibiydi. Hatta bir kere dayanamayıp tüm sülalemiz için kurulmuş e-gruba FW mail ve zararları hakkında sert ve ukalaca bir mail atmıştım. Az küstah değilmişim… Kelli felli amcalar, yaşlı başlı teyzeler kırk yılın başında bir mail paylaşıp sosyalize olmak istesinler, ben de bilmiş bilmiş “bu mailler olta aslında bıkbıkbık” diye heveslerini kırayım: Klasik bir dayaklık ergen reaksiyonu.

Tesadüfen, FW mailleri olduğu gibi kabul edip görmezden gelmeye başladığım dönemde, e-mailime daha az sayıda FW mailin düşmeye başladığını farkettim. Neden sonra anladım ki, FW mail aktivitesinin yerini internet paylaşımının yeni adresi Facebook alıyordu.

Yukarıdaki grafikte de açıkça görüldüğü gibi, Facebook denen oluşum, tek parmakla internete katılımı en pratik şekilde mümkün kılarak, e-mail hesaplarımızı FW maillerin karanlık dünyasından büyük oranda arındırmayı başardı.

Artık FW maillerden ziyade, şöyle Facebook paylaşımları ve mesajları görüyoruz:

“Kıymalı yerine peynirli börek diyen 1,000,000 kişi buraya!”
“Bunu paylaşmayan Atatürk’ü sevmiyodur ve uTANMALIDIR!”
“Biliyorum hiçbiriniz paylaşmak istemiyceksiniz ama yinede feysbuk da vicdanı olanlara sesleniyorum…!!”
“Arkadaşlar bi arkadaşım rica etti noolur  sevmesenizde 1 saat profiliniz de kalsın sonra silin!”

“Ahmet Densiz seni 3 fotoğrafta etiketledi.”
“Canan Omniprezıntoğlu sana 5 etkinlik davetiyesi gönderdi”
“Zehra İşiyok sana bir adet saksı gönderdi.”
“Hilmi Aylakbakkal …şağını tarttı 0,23 kilo çıktı.”
“Hilmi Aylakbakkal sana bir tartı gönderdi!”

Tartı uygulamasını kabul ettiğiniz takdirde uygulama kimlik, fotoğraf, arkadaş ve kilo bilgilerinizi görebilecektir. Kabul ediyor musunuz?

Evlence Programı

Evlenirken eğlenmek ve daha da fenası eğlenirken evlenmek isteyenleri bir potada eriten televizüel program konsepti. Aklı selim bünyelerde tipik olarak kısa vadede şok etkisine, orta vadede kabullenmeye, uzun vadede balataların hepten yanmasına yol açar.

Uzmanlar evlence programı takipçilerine, yaşamsal fonksiyonlarını devam ettirebilmeleri için sağlık & beslenme programlarını, günün sonunda her şeyi unutup uyuyabilmeleri için de yerli dizileri önermektedirler.

Ne Çıkarsa Bahtına: Derdini en iyi anlatan, dahiyane evlence programı isimlerinden biri.

 

Sosyal Medyatiklik Testi

Sosyal Medya Testi güvenlik kontrolünden geçmiştir.

Sosyal Medya Testi güvenlik kontrolünden geçmiştir.

 

Adınız, soyadınız, telefonunuz, kredi kartınız, e-mailiniz bizi hiç ilgilendirmiyor! Kişisel gelişin yeter. 14 soru mevcut. Allah zihin açıklığı versin.

Online Destek Hattı:
- Test penceresi aşağıda belirmediyse sayfayı yenileyiniz.
- Mobil versiyon için buyrunuz burdan yakınız.

Primata Bağlamak

Duygusal ilişkide hayvansal içgüdülere yenik düşüp, defansif ve hatta kimi zaman ofansif tavır takınmak. Başka bir deyişle, sevdiceği alenen kıskanmak, tehdit unsurlarına karşı pozisyon almak. Doğadan sofranıza, sevgiyle.

Primata bağlamak

Primata bağlantı sağlandı (1000 kB/s)

Günümüz erkeğine hiç yakıştırılmıyor bu hareket doğrusu! Cık cık cık… Halbuki Cosmopolitan Sokak, Sex and The City Apartmanı sakinlerinin unuttuğu bir iki şey var:

1) İnsan da primat.
2) Primat da can.

Herhalde bunu söyleyen ilk erkek olmayacağım ama; kadınlara yönelik bilimum film, dizi ve yazılı basın tarafından pompalanan “modern, anlayışlı, sadık, uysal ama gerekli durumlarda (?) her yerinden viril viril testosteron akan erkek” profili, kanımca deli saçmasından başka bir şey değil. Bu bağlamda, “beni tutkuyla sevmeli ama kıskançlık yapmamalı” diyen kadına da, “deli gibi seviyorum ama kıskançlığım yoktur” diyen erkeğe de hayatta başarılar diliyorum.

Ey trendy and friendly insanlar silsilesi, gelin şunu kendimize itiraf edelim: iş duygusal ilişkiye, sadakate, cinselliğe geldiği zaman medenilik, modernlik, “cool”luk ve anlayış bir yere kadar. İçimizdeki primatla barışalım ki kalpler kırılmasın, hayaller yıkılmasın.

Ben sevdicekle ilgili hususlarda içten içe primata bağlamakta, hatta kimi zaman o primatın kafesini açmakta beis görmüyorum. Zira o pek modern ve ışıltılı şehir yaşamının bir o kadar modern ve hipstamatik insancıkları arasında da, özünde orman kanunları geçerli.

Bildiğin orman işte, erkekler güç yarıştırıyor, kadınlar ilgi çekiştiriyor vesaire… Haliyle, eğer sevdiğimi sevebilmeye devam etmeyi gerçekten istiyorsam, yukarıda bahsi geçen Cosmopolitan erkeği gibi davranma lüksüm yok. Aksi takdirde oyunu kurallarına göre oynamayı bilen bir başka primat gelip, sevdiceğimi elimden çat diye kapar ve ben köşeme çekilip modern ve anlayışlı bir şekilde ağlamak zorunda kalırım. Hiç görmediğiniz, duymadığınız bir senaryoymuş gibi yapmayın allasen; biz ne modern çiftler gördük, zaten yoktular.

Tabi ki, primata bağlamak halk içinde goril taklidi yapmak olarak algılanmamalı. Hangi ormanın sakiniyseniz, o ormanın kurallarıyla oynamalısınız oyunu. Mesela bir Cihangir Primatı rakibini modern sanatla döverken, bir Bebek Primatı bunu Lamborghini’siyle yapacak, öte yandan Fikirtepe’deki hemcinsleri ise hakyemeze başvuracaktır.

İş ki insanın karşısına içindeki primatın kafesini açmasına değecek bir insan çıksın, iş ki o primat ormanında hayatta kalmanın kurallarını bilsin.