Toplum Sözleşmesi

Trafiğe can-ı gönülden inanıyorum. Hani “arkadaş tatilde tanınır” diye çok doğru bir laf var ya, aynı şekilde “toplum trafikte tanınır” diyebilecek kadar önemsiyorum insanların trafikteki davranışlarını. Huyum kurusun, bu da benim hıncallığım.

İstanbullulara trafik bazlı bir karakter tahlili yapacak olsam; şehircenek bencil, şerefsiz, vahşi ve her halükarda zeki çakallar olduğumuzu söyleyebilirim. İstanbul trafiğinin temel prensiplerini şu yazımda anlatmıştım. Bugün ise, olayın sosyo-psikolojik boyutlarına yelken açacağız.

Kaostan Doğan Düzen
Bir ara bir şehir efsanesi duymuştum; sözüm ona İBB bundan birkaç yıl evvel çok ünlü ve bir o kadar da ecnebi bir trafik uzmanını İstanbul’a davet etmiş. Trafik sorunumuzu çözmeye gelen eksper durumu incelemiş ve ”Hesaplarıma göre yoğun trafik saatlerinde şehrin bir yakasından diğerine geçmenin takriben 5 saat sürmesi lazım. Siz ne yapıp edip bu yolu 2 saatte gidebiliyorsunuz. Ne biçim milletsiniz lan, valla anladıysam Arap olayım! Fazla akbili olan var mı abiler?” demiş. Akabinde, trafiğimize dair hiçbir öneri getiremeden kıçın kıçın evine dönmüş.

Benim için İstanbul trafiği bir arena, bense sıradan bir gladyatörüm, naçizane. Adalet duygusu aşırı gelişmiş bir insan evladı olarak, doğduğumdan beri trafikle savaştım. Pusette agresyon yapmayı öğrendiğimde henüz konuşamıyordum bile. İlk bisikletimle korna kullanmayı, ikincisiyle selektör atmayı ve üçüncüsüyle rakibi sıkıştırarak terbiye etmeyi çözdüm. Ehliyet kursunda burslu öğrenci olarak okudum ve motor sınavında ilk 100′e girdim. Ben bu arenaya yıllarımı, karoserlerimi vermişim. Arabamdaki göçük ve çizikler, yaşlı bir gladyatörün yorgun fakat muzaffer bedenini süsleyen yara izlerinden farksız.
Bir trafik veteranı olarak artık kısa küfürler etsem de, hala bazen kendimi kaybedip bu deli saçması trafikle inatlaştığım oluyor. Yayayken bile. Halbuki olayın özünü çoktan çözdüm. Yaşamda kalmak için adaptasyon şart. Kuralsızlık kuralın ta kendisi olmuşsa, kaosun düzenini çözmek ve ona ayak uydurmak şart.

Bu bağlamda günün amme hizmeti olarak, mantık ve sağduyuya ters düşen ama İstanbul trafiğinde hayatta kalmak için uygulanan trafik kural(sızlık)larını sizlerle paylaşmak istiyorum. Sttredin kemerleri bağlamayın burası İstanbul, zaten yolumuz kısa.

1) Araba: Kullanmak ya da Kullanmamak
Kızlara hava atmaya çalışan tüyü yeni bitmiş sivilceli bir ergen değilseniz, iki eliniz kanda olmadığı sürece İstanbul’da araba kullanmanız çok saçma. Bütün yaşlı trafik kurtları bunu bilir: Arabaya alternatif bir çözüm varsa, onu seç.
Fakat bazı kurtların bile düştüğü bir tuzak sunar İstanbul şoförlerine:
Trafik “bazı günlerde” ve “bazı saatlerde” araba için uygundur.
Laf aramızda, rahmetli de öyle derdi.

Hafta içi sabah-öğlen-akşam iş ve öğlen tatili trafiği vardır. Bu 3 saat diliminin arasında trafik sakinlemiş gibi durabilir. Ama o zaman da ev hanımları çok lazımmış gibi arabalarıyla alışverişe ve gezmeye çıkarlar. Haliyle “hafif boş” gibi görünen trafik aslında mayın tarlasından farksızdır. Geçmişte iki kez umutsuz ev şoförü mayınına basmış bir veteran söylüyor bunları.

Hafta sonu desen, işe arabasız gidip gelen tüm acemiler, hala taksidini ödemekte oldukları arabalarını gezmeye çıkartırlar. Haftasonunuzu manda sütü emmiş gibi giden son model arabaların tamponuna bakarak harcamak istiyorsanız, önden buyrun.

Geriye kalıyor iki zaman dilimi, o da geceyarısı ve bayram seyran. Hakikaten bu saatlerde / dönemlerde İstanbul’da trafik durulur. Fakat bu sefer de boşluğu fırsat bilen belediyenin yol çalışmasına denk geleceksinizdir. Her allahın senesi 365 kavşak daha hayırlı oluyor, bunlar gökten zembille inmiyor herhalde?

2) Araba: İlla Kullanacaksanız

Tedirmobil

Emektar Tedirmobil


- Kırmızı ışık yandıktan sonra ilk 2 saniye geçiş serbesttir. Geçmezseniz siz saygısızlık etmiş, arkanızdaki arabaların hakkını yemiş olursunuz. Artık korna, küfür, selektör, dayak; hatanızın sonucu neyse katlanmak zorunda kalırsınız.

- Sakin kavşaklarda size kırmızı yanıyor olsa bile, temkinli bir şekilde yolunuza devam etmelisiniz. Önemli olan trafikte akışı sağlamaktır: yoksa 5 saatlik yol 2 saatte nasıl katedilirdi?

- Emniyet şeridi: Ufukta bir polis gördüğünüzde burnunuzu bir aceminin önüne sokabilecek kadar atikseniz, kesinlikle tercih etmeniz gereken şerittir. Öte yandan delikanlı İstanbul şoförü önüne araç sokturmaz. Buna da hazırlıklı olun.

- Trafik ışıklarında bekleyen ısrarcı cam siliciler: Bu tayfayla ancak tecrübesiz şoförler muhatap olur. Yapmanız gereken, ışıklara takılacağınız zaman Mistır Camsil’i farkettiğinizde, önünüzdeki araca fazla yaklaşmadan aracınızı durdurmak. Mistır Camsil öndeki arabayla şansını denedikten sonra sizin arabanıza doğru gelmeye başlayacaktır. Kesinlikle göz teması kurmayın. Cam silici pencerenizde bittiği anda usulca arabanızı önde ayırdığınız boş alana doğru sürün. Adam size dönmeye zahmet etmez, artık arkadaki arabanın sorunudur.

- Diğer arabaları ekarte etmek için yayaları kullanın: Olduk olmadık yerlerde yola atlayan yayalar arabaların fren yapmasına sebep olur, boşukları iyi değerlendirirseniz yayaların arasından diğer arabaları geride bırakarak geçebilirsiniz. Korkmayın Türk yayası kolay kolay ezilmez, kaçmayı bilir.

- “Burnunu sokan kazanır” prensibi: Sıkışık trafikte yandaki arabayla “kim önce geçecek” savaşı mı yapacaksınız? Yol önceliği sizin olsun olmasın, farketmez. Burnunu diğer arabanın önüne kıran araba yolu kazanır. Siz yapın hamlenizi, sıkıyorsa ön tamponlarıyla arabanızın yan cephesine çarpsınlar, yemez, en fazla kuduz köpek gibi kornaya asılırlar. Ama yol sizindir.

- Son olarak, otoriteler zorlamadıkça asla kimseye yol vermeyin, hep yol alın, sıra kapın. Unutmayın, arabanın avantajı, ardına saklanabilmenizdir. Düşünün, bir sinema gişesinde upuzun bir bilet sırası varken, herkesi sollayıp gişenin en önüne gelip girmeye çalışsanız ne olurdu? Sıradakiler canınıza okurdu, hatta inat etseniz dayak bile yiyebilirdiniz.
Ama arabada öyle mi? Arabada saklanmak kolaydır. Onca parayı 4 tekere boşuna dökmediniz ya?
Gel en arkadan, sok burnunu sıranın en önüne, artık yol senindir. Haaa, sıranın başındaki cevval şoför yol vermedi mi? Sabret, 2-3 arabaya kalmaz, ensesine vurup ağzından lokmasını alacağın bir ezik çıkagelir.

3) Metrobüs
İşte bir İstanbul gerçeği, şehrimiz trafiğinin tartışmasız yeni sembolü Metrobüs. “Kaostan Doğan Düzen” fikrinin vücut bulduğu taşıt. Bayılıyorum Metrobüs’e. Çaresizlikler içerisinde yaratılmış bu dahiyane sistem, sorunu ele alma şekli açısından krikotirotomi denen akıl almaz (ama hayat kurtaran) tıbbi müdahaleye benziyor. Gemileri denizden geçiremeyince HÖÖRŞ diye karadan sokan bir soyun evlatlarından da, böylesine yaratıcı bir kriz yönetimi beklenirdi.

"Biz de Metrobüs'ü karadan sürerük!"

Metrobüs’ten daha ilginç bir şey varsa o da yolcularının davranış biçimi. Hiç başlangıç durağından boş gelen Metrobüs’e bindiniz mi?

- Durakta insan güruhu birikmiştir, Metrobüs durağa yanaşır, kapılar açılır.

- Normal otobüstekinin aksine, yolcular aracın ön girişinde teker teker bilet basmak zorunda olmadıkları için, aynı anda aracın tüm kapılarından içeri saldırırlar. Tıpkı bir metrodaki gibi.

- İlk 5-8 saniyede sandalye kapmaca ve altta kalanın canı çıksın oyunları oynanır. İşine gitmek için savaşan takım elbiseli amcalar, döpiyesli teyzeler, genç kızlar ve delikanlılar; yaş, cinsiyet, boy, din, dil ayırdetmeksizin, medeniyete dair her şeyi bir kenara bırakıp, birbirlerini ağıldan çıkan davarlar gibi itekleyerek oturacak yer bulmaya çalışırlar.

- Asıl gariplik 10-12. saniyede baş gösterir. Bu noktada Metrobüs yolcusunun davranışı, Metro’nunkinden 180 derece ayrılır:
Metrobüste oturulacak yer kalmadığını farkeden dışarıdaki güruh, CAAART diye bir anda araç kapısının tam önünde freni koyar ve araca girmeyi reddeder. Evet. Metrobüsün kapısının TAM önü, araçta boş koltuk kalmadığı için bir sonraki aracı beklemeye karar veren insanlarca bloke edilmiştir.

- Öte yandan aracın içinde ayakta seyahat edilebilecek yığınla boş yer vardır. Ama kapının önünde tıpa görevi gören grup, içeri geçmek isteyenlere yol vermez çünkü hepsi bir sonraki Metrobüs’e ilk giren olmak isteyen uyanıklardır.

- Neticede acelesi olan pek çok insan, araçta yer olmasına rağmen içeri giremez ve Metrobüs gider.

- Bu patern kendini kalabalık saatler boyunca tekrar eder.

4) Belediye ve Halk Otobüsleri
Bitti sandınız değil mi? Çok iyi niyetliymişsiniz, daha metrobüsten otobüse transfer yapacağız, Zincirlikuyu’dayız.

Geçenlerde tam bu noktada bir otobüse binmek üzereydim ki, önümdeki iki genç bayan, otobüse girme sırası yüzünden kavga etmeye başladı:

Bayan 1: Sıranızı bekleyin yalnız.
Bayan 2: Ne?
Bayan 1: Sıranı bekle sıranı!
Bayan 2 (gayet kendinden emin): Ne sırası yae? İlk kez mi biniyorsun? Hayret bişe!..

Ne yalan söyleyeyim, Bayan 2′den etkilenmiştim. “İşte gerçek, fosforlu bir İstanbullu” diye düşünmüştüm. Diğeri de garibim, herkesin önünde kendini rezil etmişti. Herhalde dersini almıştır.

- Otobüs durağı, Hollywood’un post-apokaliptik başyapıtlarına taş çıkartacak kadar kaotik gözükmektedir: Kapısını açmamakta direten otobüslerin peşinde koşan yolcular, otobüsten seken yolcuları toplayan minibüsler ve akbaba misali etrafta gezinen taksiler.

- Otobüsümüz gelir. Zaten ağzına kadar doludur. (Hele Halk Otobüsü ise gelen, insanların kol ve bacakları dışarı taşmaktadır. Zira bu abiler kendi otobüslerini dolmuş misali işlettikleri için, kestikleri her bilet yanlarına kar kalmaktadır. Benden size tavsiye, gideceğiniz yere yetişmek istiyorsanız, halk otobüsüne binmeyin.)

- “Lan nasıl binilir ki buna? Hadi bindik diyelim, nasıl inilir?” derken, otobüsün orta ve arka kapısı açılır. Yeni yolcular içeridekileri itekleyerek çıkış kapılarından içeri girerler ve kapı son binenin sırtına sıfırlanarak kapanır.

- Arka ve orta kapıdan binenler – bakın bu bölüm çok kritik – paso ve akbillerini topluca öne doğru gönderirler. Tüm otobüs, kartları öndeki tarama cihazına kadar iletir, kartlar basılır ve sahiplerine gerisin geri dağıtılır: İNANILMAZ BİR ŞEY!

Yankesicilerin kol gezdiği, kimsenin kimseye sırtını dönmediği şehr-i İstanbul’un sardalya konservesi gibi tıkışık bir otobüsünde, içi para dolu kartlar havada uçuşsa da, hiçbir yolcunun başına bir terslik gelmez! Vallaha da billaha da gelmiyor!

Öte yandan, otobüs şoförü artık nasıl bir teknoloji veya yetiyle donatılmışsa, o hengamede arka kapılardan binen yolcuların çetelesini tutup, akbillerin basılıp basılmadığının denetimini 15 metre mesafeden yapabilmektedir. Alın size kaostan doğan düzene bir örnek daha.

5) Minibüs

Bu abilere saygım sonsuz. Haklarında ters bir şey söylemek istemem. Şoför ister 16 yaşında olsun, ister 76, abimizdir, kraldır. İster sigarasını içer, ister yolun ortasında indirme bindirme yapar, isterse de siz araçtan inerken patinajla kalkış yapar.

Yıllar geçtikçe anladım ki, minibüs denen araç, şoför mahalinin şekli ve pozisyonu itibariyle kullanıcısını acayip bir halet-i ruhiyeye sokuyor. O yaylı şoför tahtına oturup, o topuzlu, heyula direksiyonu kavrayan kişi, aklını yitirip kendini Trafik Tanrısı Minisbus falan sanmaya başlıyor. Bir dahaki minibüs ziyaretinizde şoför mahalini inceleyiniz. O oturuştaki dominant havayı, o trafiğe tepeden bakan üslubu iyice anlayınız. Ve bir daha minibüsçülerle muhatap olurken, ayağınızı dengalınız!

6) Dolmuş
Korkulmayacak minibüsçüye dolmuşçu diyoruz. Dolmuşlar daha müşteri bağımlısıdır. Sizi her köşe başında beklerler. Hatta siz olmasanız da beklerler. Ta ki araçlarının isminin hakkını verene kadar. Bir dolmuş dolmayagörsün, işte o zaman dolmuşçudan korkacaksın, artık yakınında koltuk, boru, kapı; ne varsa ona sıkı sıkı tutunacaksın. Bu konuda ekstra kaynak olarak burayı ve şurayı inceleyebilirsiniz.

bi tarz...

 

 7) Taksi
Haklarında genelleme yapılamayacak, tutarsız bir şoför tipi varsa İstanbul’da, onlar da taksicilerdir. Şoförün en babacanı da bu adamlardan çıkar, en psikopatı da. Bu sebeple ben de mümkün mertebe kaynağı belli taksiler kullanmaya çalışıyorum.

İstanbul bana taksiye dair iki önemli şey öğretti:
- Binerken nereye gittiğinizi söyleyeceksiniz.
- Bozuk paranız yoksa bunu binmeden belirteceksiniz.
Tecrübeyle sabit, aksi takdirde mutlaka bir husumet çıkar. Hele mevzubahis taksi Avrupa Yakası’nın taksisiyse, terbiyesizlik yapma ihtimali iki katına çıkar.

Gel gör ki, ne zaman taksiye binerken umutsuz bir tonda “yakına gideceğim ama?!”  desem, neredeyse tüm taksicilerin bir anda melek kesildiklerini tespit ettim. “Abicim gel gel, ne demek ayıp ediyorsun“lar, “ne o yoksa böyle kısa yola almayan şerefsizler mi oluyor?“lar, “bozarız canım ne demek“ler…  Ba ba ba. Aynı taksiye destursuz binsem, kimin ayıp ettiğini, kimin şerefsiz olduğunu göreceğime öyle eminim ki.

Kısacası, kararı taksiciye bırakıyormuş gibi yapmak, İstanbul taksilerinde çoğunlukla işe yarayan bir ters psikoloji tekniğidir ve tüm taksi mağdurlarına şiddetle önerilir.

8) Vapur ve Deniz Otobüsü
 Her akıllı İstanbullunun bildiği gibi, en temiz yol tartışmasız deniz yoludur. Denizden gitmek mümkün ise, gemileri karadan sürümenin anlamı var mı? Zaten hala neden aynı yakanın iskelelerinde ring yapan vapurlar koymuyorlar, anlayamıyorum. Karaköy – Beşiktaş motoru olsa binilmez mi? Ben havada karada binerdim valla.

9) Metro, Tren, Tramvay
Raylı sistemi de nispeten seviyoruz. Bir tek tıkışma, sıkışma kısmı biraz can sıkıyor. Bunun dışında, bildiğiniz gibi metroya girmeden önce, çıkmak isteyen yolculara müsaade etmiyoruz. Biz hele bir girelim, onlar nasıl olsa çıkarlar. Bir de elektrikli merdivenlerde yürümeye kalkmıyoruz, yürümek isteyen sabırsız kurtlulara yol vermiyoruz. Zira asansör neyse elektrikli merdiven de odur, asansörde yürünür mü? Kıçımızı serip işi merdivene bırakıyoruz.

Bölüm sonu Orko'su

 

Düşünce Gücüyle Yayayı Yolculaştırma Teknikleri

Bildiğiniz gibi, dinin kemik ve derisi temizlenmiş, fileto haline Enerji diyoruz. Gün geçmiyor ki çağımızın bu yükselen değeri yeni bir alanda kullanılmasın.

Enerjiden sebeplenen yeni alanlardan biri de, özel toplu taşıma sektörü. Kazmapolit şehrimiz İstanbul’un çılgın trafiği bir yandan, sektör içi rekabet bir yandan olunca; minibüs, dolmuş ve taksi şoförlerimiz yolcu bulabilmek için alternatif yöntemlere başvurur oldular. Bugün bu yöntemlerin en yaygın olanlarını inceleyeceğiz:

bi tarz, bi tarz...

1- Meditatif Sürüş
Bu sürüş tekniğini uygulayabilmek için aracınızın rölanti ayarının düzgün yapılmış olması gerekiyor. Zira, aracı 2. vitese taktığınızda hiç gaza basmasanız bile, aracın 5 km. hız ile kendi kendine ilerleyebilmesi lazım.
Özellikle dolmuşlar tarafından, tercihen trafiksiz, bomboş yollarda uygulanan bu teknikte, sürücü cadde boyunca yalnızca rölanti gazı ile ilerleyip, her köşe başında yeşil ışık / kırmızı ışık demeden bekleyerek, meditasyon moduna geçiyor.
Araç içindeki bu doğaüstü dinginlik durumundan etkilenen yayalar, bu enerjinin bir parçası olabilmek için yavaş yavaş aracı doldurmaya başlıyorlar. Araç tamamen dolduğu zaman, şoför gaz pedalını yaradana sığınarak topukluyor ve onunla beraber tüm yolcular adeta ışık hızıyla Nirvana’ya ulaşıyorlar. Aynı zamanda, meditasyon esnasında trafikte yitirilen dakikalar, bu ani enerji boşaltımı esnasında geri kazanılmış oluyor.

2- Bakarak Hipnoz
Yolun kenarında durup karşıdan karşıya geçecekken kendinizi bir dolmuş veya taksinin içinde bulduğunuz oldu mu? Bana pek çok defa oldu. Çok sonraları anladım ki, usta İstanbul şoförlerinin bakarak hipnoz tekniğine maruz kalmışım.
Büyük sabır ve kararlılık gerektiren bu teknikte şoför, yolun kenarındaki yayayla göz teması kurduğu anda aracını hedefine doğru yönlendirip hızını minimuma düşürüyor. Esasen araca binmek için hiçbir sebebi olmayan yaya, gözlerini kendisinden 1 salise bile ayırmadan bakan şoför ve onun aracının arkasında birikerek tansiyonu yükselten trafik karşısında çaresiz kalıp, bilinçsiz bir panik içerisinde kendini aracın içerisine atıyor. Alın size yayadan devşirme bir yolcu daha.

3- Kornayla Şartlama
Bakarak hipnoz tekniğinin yetersiz kaldığı noktada devreye korna giriyor. Daha önceleri sütten ağzı yandığı için göz temasından kaçınan yayaya yaklaşan usta şoför, kurbanının içsel frekansını rezonansa sokacak aralıklarla küçük korna darbeleri indirmeye başlıyor. “Dat…….. Dat………. Dat……….. Dadat……. Dadat……. Dadadadat… Dadadadadadadat…” şeklinde daralarak daraltan korna aralıklarına ve ısrarcı tavra karşı koyamayan yaya, istemsiz bir şekilde şoföre dönüp baktığında, artık iş işten geçmiş oluyor. Kornayla göz temasına şartlanan kurbana, son darbe yine bakarak hipnoz ile indiriliyor.

“Ardına bakma yolcu,
Kader almaya geldi seni benden…”
 

In The Tabele, Some Big Okazyons

Birkaç gün önce arabayla İstanbul’un güzide semtlerinden birinden geçerken yolda çok acayip bir tabela görmüş, fakat basiretim bağlandığı için yanında durup o güzel görüntüyü fotoğraflamayı becerememiştim.

İnternetlerde düzgün bir kaynak bulamayınca, bu gece sadece o tabelayı fotoğraflamak için evden çıktım ve görevi tamamlayıp üsse döndüm. Biraz kötü çıktı ama derdini anlatıyor:

In the tabele

Belki çok iyi bir anaokuludur, kurumla ilgili alıp veremediğim hiçbir şey olamaz zira tanımıyorum kendilerini. Ama halkla ilişkiler aşkına biri beni aydınlatsın, “Bilmiş Çocuk” nedir allasen? Bir çocukta aranacak en son özelliği, bir anaokuluna isim olarak seçmek niye?

Sanırım bazı insanları asla anlayamayacağım. Arkadaşı hevesle kendisine yaklaşıp “Abi anaokulu açıyorum, ismini de BİLMİŞ ÇOCUK koyuyorum, nasıl?” dediğinde, sahte bir samimiyetle “Aaa ne güzel, hayırlı olsun, çok güzel düşünmüşsün!” diyebilen; yakınlarını, sevdiklerini kollamayan insan tipini kastediyorum, işbu ismi akledenleri değil. Onların durumu zaten tabela gibi ortada.

Peki bu girişimciler eğitim – bakım – danışmanlık çalışmalarını genişletecek olsalar, yeni kurumlarına ne gibi isimler koyarlar acaba?  Benim hayalimde canlandırdığım tabelalar şunlar:

Bilmiş Çocuk'un dedesi için...

Bilmiş Çocuk'un ebeveynleri için...

Bilmiş Çocuk'un abi ve ablaları için...

Tek Parmak Bilgisayar Kullanımı, FW Mail ve Facebook

Dijital vs. Analog Jenerasyon
Küçükken internetler tarafından bulunup yetiştirilmiş bir jenerasyon var. 2000 senesinde alüminyum folyo kaplamayla doğan Milenyum çocukları ve onların kardeşlerinde görülen bir vaka bu; daha ilkokula başlamadan bilgisayarı çözüyorlar. Sanırsın ki bir yerlerinde USB, Firewire girişiyle doğmuşlar ve tüm teknolojik dünya bedenlerinin bir uzantısı. 6 yaşındaki veletten Playstation dövüş oyununda tertemiz dayak yediğimi bilirim.  Oyun bittikten sonra salon halısının üzerinde boğuşurken ona çektiğim pörfek komboyu 50 yaşına gelse de unutmaz artık, cüce kılıklı dijital artiz…

Bir de bu kuşağın siber devrime göre simetriğinde başka bir jenerasyon var. Onları da vakt-i zamanında radyolar bulup büyütmüş. İlk TV yayınını, açık hava sinemalarını, Ay’a ayak basılan günü ve boğaz köprüsüz İstanbul’un nasıl bir şey olduğunu hatırlar bu jenerasyon. Doğruya doğru, adaletli kalkınmamayı adaletsiz kalkınmaya her halükarda tercih eden bir nostaljist olarak, benim gönlüm her daim bu jenerasyondan yana. Dijital torunların mükemmel oyuncakları varsa, analog büyükanne ve dedelerin ruhu var.

Bu iki uç jenerasyonun tam ortasında kalan; cep telefonu ve interneti ergenlik çağında tanımış bir jenerasyonun temsilcisi olarak bir yandan fiberoptik kablonun ucunu kaçırmamaya çalışıyorum, bir yandan da dijital dünyanın devamlı olarak kovalanması, yetişilmesi gereken bir unsur olmasından hakikaten bık-tım. Bıktım.

Analog Jenerasyon ve Bilgisayar
Çağın gereklerine ayak uydurmak konusunda kendimi kötü hissetmek istediğimde dijital jenerasyona, iyi hissetmek istediğimde ise analog jenerasyona bakıyorum. Ve geçenlerde, kendimi iyi hissetmeye çalışırken şunu farkettim: Analog jenerasyonun bilgisayar kullanan ciddi bir kesimi, henüz copy-paste yapmayı bile bilmiyor. O kadar basit ve güzel bir teknoloji anlayışları var ki, tüm bilgisayar deneyimleri sol mouse tuşu – ekran ilişkisinden ibaret. Tercihler, seçenekler, seçimi evirmeler onları bağlamıyor. Tek bir işaret parmağı ile sanal dünyaya cesurca meydan okuyan bu sevgili büyüklerimiz için neden şöyle bir bilgisayar üretilmiyor, hala anlayabilmiş değilim:

Aile büyükleri ve onların akranları için optimize edilmiş bilgisayar projesi

Facebook İcat Olundu FW Bozuldu
Birkaç yıl öncesine kadar, şöyle başlıkları olan maillere ne sıklıkla maruz kaldığımızı hatırlayalım:

“Fw:FW:fw:FW (MUTLAKA OKUYUN!) KEredİ Kartların da kanserojen mikrop çıkabiliRR!”

“fW:Fw: SONUNA KADAR ATLAMADAN OKU VE YAZILANLARI YAP  (bende işe yaradı!) hARİKA bİŞİY!”

“FW:fw:fw:fw: Ülkemizin gizli serveti: TORYUM! (paylaş herkes duysunnn)”

“fW:fw: Mükemmel bi şiir harika kedi fotağrafları SUNUMU KESİN İZLEYİN Attch: ssonBahardakediler.ppt”

“fW:Fw:FW:fw: Bİr Dilek tuTMADAN okumA! Bu maili aldıysan biLKİ sende 1 MELEKSİN! (DİKKAT: Sadce 10 sevdiğiN kişiye Gönderirsen gerçek oluRRR!!) GARANTİLİ”

O dönemler benim için gerçekten kabus gibiydi. Hatta bir kere dayanamayıp tüm sülalemiz için kurulmuş e-gruba FW mail ve zararları hakkında sert ve ukalaca bir mail atmıştım. Az küstah değilmişim… Kelli felli amcalar, yaşlı başlı teyzeler kırk yılın başında bir mail paylaşıp sosyalize olmak istesinler, ben de bilmiş bilmiş “bu mailler olta aslında bıkbıkbık” diye heveslerini kırayım: Klasik bir dayaklık ergen reaksiyonu.

Tesadüfen, FW mailleri olduğu gibi kabul edip görmezden gelmeye başladığım dönemde, e-mailime daha az sayıda FW mailin düşmeye başladığını farkettim. Neden sonra anladım ki, FW mail aktivitesinin yerini internet paylaşımının yeni adresi Facebook alıyordu.

Yukarıdaki grafikte de açıkça görüldüğü gibi, Facebook denen oluşum, tek parmakla internete katılımı en pratik şekilde mümkün kılarak, e-mail hesaplarımızı FW maillerin karanlık dünyasından büyük oranda arındırmayı başardı.

Artık FW maillerden ziyade, şöyle Facebook paylaşımları ve mesajları görüyoruz:

“Kıymalı yerine peynirli börek diyen 1,000,000 kişi buraya!”
“Bunu paylaşmayan Atatürk’ü sevmiyodur ve uTANMALIDIR!”
“Biliyorum hiçbiriniz paylaşmak istemiyceksiniz ama yinede feysbuk da vicdanı olanlara sesleniyorum…!!”
“Arkadaşlar bi arkadaşım rica etti noolur  sevmesenizde 1 saat profiliniz de kalsın sonra silin!”

“Ahmet Densiz seni 3 fotoğrafta etiketledi.”
“Canan Omniprezıntoğlu sana 5 etkinlik davetiyesi gönderdi”
“Zehra İşiyok sana bir adet saksı gönderdi.”
“Hilmi Aylakbakkal …şağını tarttı 0,23 kilo çıktı.”
“Hilmi Aylakbakkal sana bir tartı gönderdi!”

Tartı uygulamasını kabul ettiğiniz takdirde uygulama kimlik, fotoğraf, arkadaş ve kilo bilgilerinizi görebilecektir. Kabul ediyor musunuz?

Ak Kedi Rengini Belli Etti

Bu gördüğünüz şahıs, bizim apartmanın bekçi kedisi Mişu:

Mişu

Kedi canını senin.

Daha önce de bahsettiğim gibi, İstanbul’un en mutena semtlerinden birinde ikamet etmekteyim. Ahalimiz pek seküler, pek aydındır Allah’a şükür. Mişu da haliyle çağdaş yaşamın desteklendiği bir ortamda büyüdü.

Fakat son dönemde, özellikle Haziran 2011′den bu yana, kendisinde birtakım değişiklikler sezmeye başlamıştım. Hayvancağız bir kediden beklenmeyecek garip şekillere giriyordu ve bunu bir türlü belgeleyemiyordum. Nihayet geçen gün Mişu’yu “o an”lardan birinde görüntülemeyi başardım:

Ak Kedi

Bundan sonra adın Ak Kedi'dir Mişu.

Yılların Mişu’su bizim paspası seccade belleyip secde ediyor adeta. Dahası, bu bir kereye mahsus bir durum değil. Vallahi bize bir şeyler anlatmaya çalışıyor bu Ak Kedi. Sanki olacakları önceden sezdi de, doğal seleksiyon çerçevesinde optimum pozisyonunu mu alıyor ne? Bu kedi aç kalmaz, ben size diyim.

20 Liralık Benzin İkaz Lambasını Teğet Geçti

Tahmin edersiniz ki son derece sosyal sorumlu ve çevreci bir insan olduğum için arabam yok. Araba gerektiğinde başka insanların arabalarını kullanıyorum. En çok da halamın arabasını severim. 2000 model ama hala iyi kaçıyor. Yine de bir Tedirmobil değil tabi:

Tedirmobil

Tedirmobil

Benzin Zamları ile Değişen Sosyal Dinamikler
Son dönemde şunu farketmeye başladım: eskiden ailecek birbirimize arabayı dolu depo ile teslim ederdik (tabi “dolu”dan kasıt, en azından çeyrek depo benzin oluyordu o zamanın Türkçesiyle). RTE’nin deyimiyle kriz Türkiye’yi teğet geçti geçeli, kullandığım herhangi bir arabanın yarım depodan fazla benzine şahit olmadığına adım gibi eminim. En azından eskiden tatile giderken depo fullenirdi, artık arabalar tatile de çıkamaz oldu. Şoförleri yenilince onlar da yenilmiş sayıldı bir nevi. 

Kısacası, eskiden aile içinde araba teslim oyunu olarak “nasıl bulmak istiyorsan öyle bırak” oynardık, şimdiki oyunumuzun adı ise “kim kimi yolda bırakacak“. Dünyanın en değerli benzininin satıldığı, gelişme hızına yetişilemeyen bu ülke, beni ve yakın çevremdeki şoförleri sadece kişisel ve anlık ihtiyacı karşılayacak kadar benzin almaya zorluyor.

Uzmanları Uyarıyorum: Ukalalığın lüzumu yok
Hal böyle olunca, bizim arabalarda yakıt ikaz lambasının yandığı zamanlara, yanmadığı zamanlardan daha sık rastlanıyor. “Ayy ama az benzinle araba kullanmak çok zararlı, motorda pislik birikir, tıkanma yapar bıybıybıy…” diyecek uzmanlara işbu paragrafın başlığını takdim ediyoruz, koltuk altlarına alıp Teksas’taki yaşamlarına geri dönsünler diye.

Ve zurnanın zırt dediği “O” an:
Sonunda o kaçınılmaz an gerçekleşti. Geçtiğimiz günlerden birinde, yine “arabayı geri vermeden önce ikaz lambasını söndürecek kadar benzin koyup ortamdan sıvışayım” taktiği uygulamak için TAM TAMINA 20 TL’lik* banknot ile benzin alımı yaptım. Peki ne oldu: lamba sönmedi!

O an

Aldığım benzin ikaz lambasını teğet geçince...

Tecrübeli bir şoför olarak soğukkanlılığımı korumayı bildim. “Sakin ol Ted, benzin yeni koyuldu, iyice çöksün, yerine otursun, söndürür lambayı” diye düşündüm. Bekledim, bekledim… I-ıh. Söndürmedi sevgili okur. Söndüremedi.

Kıssadan Hisse
Demek ki neymiş, “Porsche’ni sat, Fiat’a bin”, “ev ve araba edinme planları yapıyorsan paranı eve yatır, arabayı boşver” diyen uzmanların bir bildikleri varmış. Biz bilemedik.

Bölüm sonu Orko'su

* 125 cc’lik bir scooter’ın deposu yaklaşık 15 TL’ye doluyor ve bir depo benzinle şehir içinde 4-5 gün takılabiliyorsunuz. Tek insanlı araba ve jiplerden geçilmeyen İstanbul trafiğine sevgi ve saygılarımla.


Hipstırt

Yerli hipsterlara verilen genel ad. Hipster kültürünün Türkçesi, hipsterlığın “tırt” hali. Belirtmekte yarar var, kimi dilbilimciler “hipstırt” kelimesinin “hipster Türk”ün kısaltması olduğunu savunagelmişlerdir.

ABD’de ilk kez 1940′larda Beat kuşağı döneminde ortaya çıkıp, 1990′larda indie rock camiasında tekrardan dirilen, popüler kültüre ve ana akıma karşı durayım derken 2000′lerin sonlarına doğru internetin de yardımıyla karşı durduğu şeylerden beter konuma düşen hipsterlık müessesesi, her şeyi 10 sene geriden, yalan yanlış takip eden gençlerimiz tarafından ülkemizde de oluşturulmaya çalışılmaktadır.

Neyse, genç olsun güç olmasın diyor ve hipstırt gençlerimize ışık tutmasını dileyerek, İKKMKB ekibinin* katkılarıyla hazırlamış olduğum düşük bütçeyle hipstırt imajı oluşturma rehberini huzurlarınıza sunuyorum:

hipstırt

Düşük bütçeyle hipstırt imajı oluşturma rehberi

 

* FY, BCÖ, MY’ye teşekkürlerimle.

Yaşam Enerjisiyle Çalışan Toplu Taşıma Araçları

Son zamanlarda İstanbul yollarında çevreci teknolojiler kullanan toplu taşıma araçlarını daha sık görmeye başladım. Özellikle dolmuş, minibüs ve taksilerde rastladığım yaşam enerjisini emen mavi ışık teknolojisi, alternatifler içerisinde en hızlı yayılan teknoloji. Aşağıdaki karede geçenlerde bindiğim, Taksim – Bostancı hattında çalışan çevreci bir dolmuştaki mavi ışık uygulamasını görüyorsunuz:

Yaşam sevincini vakumlayan mavi ışık sistemleri.

Gündüz Mazot, Gece Yaşam Sevinci
Gündüzleri mazot, benzin veya LPG gibi konvansiyonel yakıtlarla çalışan dolmuş ve türevi araçlar, Çin çıkışlı mavi LED ışık teknolojisi sayesinde hava karardıktan sonra taşıdıkları yolcuların yaşam enerjisini emerek ilerleyebiliyorlar. Çağdaş İstanbul şoförlerince belli ki çok tutulan bu hibrid teknoloji hakkında, yaşam enerjisi köküne kadar emilen kimi yolcular farklı düşüncelere sahipler ama kim takar yolcuyu, müşteriyi afedersin…

Enerjinin Bedeli
Kökleri hastane ve yaşlı evlerindeki buz beyazı floresan lamba uygulamalarına dayanan mavi ışık teknolojisi, yolcularda durup dururken hayata küsme, halüsinasyon, paranoya, panik atak gibi yan etkilere yol açabiliyor. Hatta bu yan etkilerden nasibinizi almak için illa araçta yolculuk edeceksiniz diye bir kaide yok. Kendimden örnek vermem gerekirse, geçenlerde bir akşam sevdiceğimi bu mavi ışıklı dolmuşlardan birine bindirmek zorunda kaldım ve bir an için sanki onu kendi ellerimle meçhule, geri dönüşü olmayan karadelikimsi kozmik bir bilinmeze gönderiyormuş gibi hissettim. Plakayı tedirgence not ettim giden dolmuşun ardından.

Bienal sanat için midir yoksa toplum mu yumurtadan çıkar?

Sanat ulusları yüceltir.
Neşe Banu Dat Kam

Geçtiğimiz hafta, günlerden bir gün nihayet “İsimsiz” isimli 12. İstanbul Bienali’ne gitmeyi başardım. Bildiğiniz gibi bu seneki etkinliğin ana sponsoru The Koç Holding Intl. Inc. Corp. Ltd. Şti., fahri sponsoru da bizim İKKMKB. Aslında bendeniz Tedirgen Başkan’ı açılışa davet etmişlerdi fakat o gün önemli bir çekimim olduğu için maalesef eğlenceye şahsen iştirak edememiş, onun yerine Cihangir merkez ofisimizin önde gelen hipstamatik simalarını vekilim olarak göndermiştim. Açılışa katılanlar bizimkileri mutlaka farketmişlerdir.

İzninizle “İsimsiz” Bienal’e, yani çağdaş san’atın ta kendisine dönmek istiyorum yüzümü. San’attan kasıt nedir? Bienal’in bize kastı nedir? Gelin biraz bu konuları irdeleyelim…

İyi Sanat Nedir Ki?
Sanat eserlerini değerlendirirken şu unsurları dikkate almalıyız:

1) Teknik 
Burada kastedilen, sanatçıyı ortalama insandan üstün kılan fiziksel yetenekler bütünüdür. Erkek arkadaşınızın, kocanızın vs. “ne lan bu, bunu ben de yaparım!” diye aşağılayamayacağı türden eserler çoğunlukla bu teknik üstünlüğe işaret eder. Misal: bir Rönesans ressamının fotoğrafımsı mükemmellikte perspektife sahip çizimi, hızdan parmakları görünmeyen bir gitaristin solosu ve benzeri eserler, performanslar; bize eseri ortaya koyan sanatçının olağanüstü yeteneğini ve / veya sanatına feda ettiği uzun yılları düşündürtür. Dikkatinizi çektiyse, bendeyaparizm akımının temsilcileri bu tip sanata ve sanatçıya pek bulaş(a)mazlar.

2) Özgünlük
Daha genç olduğum dönemlerde Ezgi’nin Badiparmağı, Fatih Kısaparmağı gibi kişi ve gruplarla özdeşleştirdiğim özgünlük kavramı meğer bambaşka bir şeymiş: bildiğimiz orijinallik işte. Hatta ciğerini bildiğimiz “orcinallik”. Bir şeyi ilk kez yapmak. Yapılan şeyin başkalarının yaptıklarına benzememesi, araklama olmaması… Fırça bıyık ve mıymıy zınzın gıygıy zınzın müzik değilmiş meğer özgünlük. Öz olmakmış öz!

3) Yaratıcılık
Özgünlüğe benzese de, yaratıcılık farklı bir kavramdır. Her özgün eser yaratıcı, her yaratıcı eser özgün olacak diye bir kaide yoktur. Mesela herkesin aklına gelebilecek, herkesin yapabileceği ama kimsenin oturup hayata geçirmeye tenezzül etmeyeceği bir eser ortaya koysaydım, yaratıcı sayılır mıydım? Sanmıyorum. Peki neticede eserim özgün olur muydu? Olurdu. Alın size taze çektiğim, bendeyaparizm etkileri taşıyan özgün sanat eserlerimden biri:

Bu da benim Pörfek Lavırs'ım

Tedirgen, "Pörfek Lavırs: 12. Bienal Tefsiri ve 1 Türk Lirası" enstalasyonu, 2011. Plastik lamba altında MDF İkea sehpasına aplike.

Yaratıcılık özgünlüğün ötesinde bir kavram. Burdan pek sayın çağdaş sanatçılara seslenmek istiyorum: Arkadaşlar, bir şeyi ilk kez yapmaya evet ama yetmez. Üzgünüm, İKKMKB olarak biz de sizleri ancak bir yere kadar savunabiliyoruz. Yaratıcı olmak, bir şeyi yapan ilk kişi olmanın yanı sıra, o şeyi düşünebilen ilk kişi olmayı da gerektiriyor. Mesela gözlemcilere “vay be, adamın / kadının nerden de aklına gelmiş, nasıl da yakalamış, ulan kırk yıl düşünsem olaya bu açıdan bakamazdım!” dedirten bir eser, muhtemelen yüksek derecede yaratıcı bir eserdir.

Ve inanır mısınız, özgün olmadan da yaratıcı olmak mümkün. Orijinalini sollayan cover şarkıları dinleyiniz, internette her gün dibimizi düşüren, güldürürken düşündüren fotoğraf ve video kolajlarına bakınız (ama sakın ha kitaptan uyarlanan filmleri izlemeyiniz çünkü herkesin bildiği gibi “kitabı filminden çok daha iyiydi yane”). Artık gezegenimiz o kadar çok sanat sepet(çi) doldu ki, inanın bazen sanatta geri dönüşüm yapmak yeni sanat üretmekten daha hayırlı olabiliyor. Onun için, sayın çağdaş sanatçı, lütfen bir sonraki eserini yumurtlamadan önce bir dur ve gezegeninin halini düşün. Sonra da ne halin varsa gör.

Şekilli Anlatım
Sanat değerlendirmelerinde kullanacağımız 3 ana unsuru (teknik, özgünlük, yaratıcılık) şematize edip örneklendirirsek, ortaya şöyle bir şey çıkacaktır:

Sizin sanatınız hangisi?

 Bienal’in San’at Sep’et Dünyası’ndaki Konumu

Bu seneki Bienal, daha önceki senelerden farklı olarak, dekonstrüktivizmi neopostmodern bir perspektiften gradüel olarak tek bir mekanda ele alıp… Şaka şaka. Bu seneki Bienal’i üstteki şemaya oturtursak ortaya 3 aşağı 5 yukarı şöyle bir şey çıkacaktır:

"Bu sene yaratıcılık bienali teğet geçecek."

Gördüğünüz gibi, bizzat fahri sponsoru olduğumuz İstanbul Bienali, 12. senesinde kısmen özgün eserlere yer verip, yaratıcılık ve tekniğe teğet geçiyor ve uzuyor. Fakat bunda üzülecek bir şey yok sevgili sanatsever, bilakis… Sanat dediğimiz dipsiz kuyu sadece bu bahsettiğimiz 3 unsurdan mütevellit değil.

Saf, Katıksız, Gerçek Sanat

Nedir sanat? Teknik üstünlük müdür?
Öyle olsaydı, mühendisleri sergilerden takip ederdik.
Yoksa yaratıcılık, başkasının düşünemeyeceğini düşünmek midir sanat?
Öyle olsaydı, sanat tarihini mucitler yazarlardı.

Teknikmiş, yenilikmiş, yaratıcılıkmış… Çıkarıp atalım bunları sanatın formülünden. Geriye ne kalıyor? Sanatın ta kendisi. San’atın özü! İşte İstanbul Bienali bunun için var. Sanatı en saf, en çağdaş haliyle yaşayabilmemiz için. Kendimize ardı arkası kesilmeyen sorular sorabilmemiz, anlamları bozabilmemiz, o bozulan anlamların içinden sanatçının mesaj kırıntılarını bulup çıkarabilmemiz için var.

Neyse ki bu Bienal serüveninde İKSV bizi yalnız bırakmıyor. Koç’un katkılarıyla, tam 432 sayfalık, tam teşekküllü bir Bienal Tefsiri hazırlamışlar. “İsimsiz” Bienal’de yer alan tüm isimleri, onların eserlerini, eserleriyle ne anlatmak istediklerini bu eşsiz eserden takip edebiliyorsunuz Karaköy Antrepo’yu arşınlarken. “El kitabı” adlı tefsir biraz ağır ve büyük ama olsun, her kuruşuna değiyor doğrusu.

Bienalde Öne Çıkanlar 

Bu son bölümde, kişisel Bienal ziyaretimde önüme çıkan, şahsımı en çok etkileyen işlerden bir kaçına değinmek, işbu eserlerin bana neler düşündürttüğünü sizlerle paylaşmak, sanatsal vizyonuzu revizyona sokmak istiyorum:

Boşlukta İki Korteks:

Ernesto Neto, "Boşlukta İki Korteks", 2003. Alçıpan sergi duvarı üzerine yün iplik, selobant ile aplike.


Galeria Fortes Vilaça – Braziyul’un cömert paylaşımı sayesinde 12. Bienal’de hayat bulan bu eser, kanımca tipik bir Neto işi: dahiyane! 2003′te yapılmış bu eseri devasa sergi duvarıyla İstanbul’a nasıl getirmişler, gerçekten helal olsun organizatörlere.

Tefsirde eser hakkında verilen açıklamanın tamamı şöyle: “Kadifemsi ipin çizdiği iddiasız ve kırılgan soyut sanat yapıtı, başlıkla altüst edilir; beyin korteksi bellek, algı, bilinç, düşünce ve dil alanlarında anahtar rol oynayan beyin dokusudur”. Ben de Tedirgen olarak diyecau ki, başlığın altüst ettiği şey sadece kadifemsi ip (yanılmıyorsam Ören Bayan #38 ya da muadili) değil, aynı zamanda biz gözlemcilerin korteksi. “İsimsiz” temalı bir bienale ismiyle ön plana çıkan bir eser sokmak da, çalışmaya ikinci bir ironi katmanı eklemiş. Pür deha.

Boukhari’nin Babasının Pasaportları ve Favaretto’nun Bavulları:

Favaretto ve Boukhari'den sanat dersi niteliğinde enstalasyonlar: Eski bavul ve pasaportlarınızı atmayın.

Boukhari’nin sanatçı olmasında babasının büyük rol oynadığını daha önce de duymuştum, bu gerçeği bizzat görmek etkileyiciydi. Öte yandan Favaretto’nun bavulları da, bendeyaparizm akımının takipçisi gençlere cesaret verici cinsten bir enstalasyondu. Bienalin bu bölümü özellikle genç sanatçı adaylarına tavsiye: Kap kacak, ıvır zıvır demeden toplamaya başlayın, kim bilir bakarsınız 2, bilemediniz 4 seneye siz de bienalize olursunuz.

Mükemmel Aşıklar:

Ahmet Öğüt, "Mükemmel Aşıklar" 2008. 1 Türk Lirası ve 2 Euro, cam kapaklı kuyumcu standına aplike.

Bienalin genç katılımcılarından sayılabilecek Öğüt’ün eserinin, “İsimsiz” Bienal’in çıkış noktası olan Gonzalez-Torres’in Perfect Lovers‘ına gönderme niteliğinde olduğunu tüm cahil cüheylanlara hatırlatalım. 2 euro ve 1 lira arasındaki benzerliği keşfeden Öğüt, Torres’in de birbirinin aynısı iki yuvarlak objeden sembolizme yelken açtığını gözlemleyince, adeta acımamış ve çağdaş sanata Pörfek çekmiş.

Takriben 20 metrekarelik bir sergi odasını tek başına işgal eden eser, Avrupa Birliği – Türkiye ilişkilerinden döviz endeksine; Karaköy emlak fiyatlarından çağdaş sanatta obje -sergi mekanı orantısızlığına değin pek çok konuya gönderme niteliği taşıyor. (Farkettiniz mi bilmiyorum ama ben de yazının başındaki eserimde Öğüt’ün eserine ve Bienal’e triplex göndermede bulunmuştum… Her katıksız sanat gibi benimkisi de çoğu bünyede tefsir gerektiriyor tabi.)

Siyaseten Doğru

Daha karpuz keseceğidik.

Wilfredo Prieto, "Siyaseten Doğru", 2009. Küp şeklinde kesilmiş karpuz, duvar kenarına doğru antrepo zeminine aplike.

Mini bienal gezimizi tatlı bir şeylerle bitirmeyi uygun gördüm. Sanat hayatına Küba’daki tatil köylerinde açık büfe süslemeciliğiyle başlayan Prieto, turizm sektöründe hakkının ve eserlerinin yendiğini farkedince sanatını daha samimi ve anarşik bir boyuta taşımaya karar vermiş. Çok da iyi etmiş.

Kübizm esintileri taşıyan Siyaseten Doğru (Karpuz), kanımca bu seneki bienalin en iddialı parçalarından. Hatta en iddialısı diyeceğim ama sizleri sanat konusunda yönlendirmek istemem. Esasen Prieto, 2009′da karpuzunu ilk sergilediğinde sadece taban, güney ve batı cepheleri kesikmiş. Diğer cephelerin kesimini İspanya Kraliyet Sanat Akademisi’nin katkılarıyla bu senenin başında tamamlayan sanatçı, şu sıralar Havana’da bulduğu bir kabağı oyuyor. Prieto’nun eserlerinde görülen sürekli değişim teması, tarım politikaları eleştirisi ve uzamsal kullanımdaki ustalık gerçekten büyüleyici.

Sizlerin de “İsimsiz” Bienal’i bizzat gezip, favori eserlerinizi keşfetmenizi tüm İKKMKB adına can-ı gönülden diliyorum.